Psikoloji Tarihi

İslam Ansiklopedisi A

İslam Ansiklopedisi B

Cemil Meriç

Karen Horney

PDR Notları






 
ANTALYA, BURSA, İSTANBUL VE KONYA'DAKİ ADAYLAR! SINAV KAYGISINDAN KURTULMAK İÇİN PROFESYONEL DESTEK ALABİLİRSİNİZ TIKLAYIN

DİYALEKTİK (DİALECTİQUE)

Diyalektik kelimesi İlkçağ'dan beri çok çeşitli manâlarda kullanılmıştır.
Bu kelime bazan bir akıl yürütmenin, bir muhakeme tarzının kuvvetini, bir isbatın doğruluğunu ifade için kullanılır (reddedilemez bir diyalektik) gibi.
Çoğu halde (küçültücü bir ifade olarak) bir isbatın sofistik karakterini anlatmak için kullanılır (ince bir diyalektik, batıl bir diyalektik gibi).
A - Bu kelime vaktiyle, Eflâtun müstesna, umumiyetle mantığa bağlı, onunla ilgili bir kelime olarak kullanılıyordu.

  1. - Umumiyetle Sklolastikler tarafından mantıkla özdeşleştirilmiştir (Bu hal asrımıza kadar devam etti). Bu anlayışta bir kısım modern tariflerden bazı esaslar halâ mevcuttur; ancak mantığın bir ilim olarak daha teorik, diyalektiğin de bir münakaşa sanatı olarak çok daha pratik olduğu farkını unutmamak gerekir.
  2. - Mantıkî ilerleyişte (süreçte) aşağı dere­ceden bir düşüncenin ilerleyişi gibi nazara almak:
  3. Aristo'da; Basit bir şekilde muhtemel olan öncüllerden hareketlerden sonuç çıkarma (Dedüksiyon) (Analitik; isbatcı ilime karşı olarak bazı öncüllerden sonuç çıkarma).

Sokrat öncesi felsefe'de bütün varlıkların değişkenliğini her özelliğin kendi zıddına dönüştüğünü ifade, diyalektik bir anlayış delili ise de; diyalektiğin kurucusu Elea'lı Zenon sayılır. Elea diyalektiği tamamen ontolojiktir, buna «Varlık Metafiziği» de denir. Ona göre varlık ile fikir birdir, aynı şeydir, âlemin ayrıca idrak edilmesi kabil değildir. Zenon'un diyalektiği, ihtimali, gerçeğe benzer ve yakın olanı konu alan bir münakaşa metodudur. Bu metod, paradoksal olup muhtemel önermelerle mümkün öncüllere dayanmak zorundadır.
Sofistlerin diyalektiği ise, haklıyı haksızı, doğruyu yanlışı, bütün tezleri bir müdafaa aleti, bir spekülasyon gayretidir. Onlar bu gayreti sabit ve ortak bir hakikatin olmadığını göstermek için menfî ma­nâda kullandılar.
İşte Aristo, kendisinden önceki diyalog ve tartışma metodu olarak anlaşılan bu diyalektik anlayışlarını tenkid ve reddeder. O, ilmin, diyalektikten hem üstün hem de apayrı prensiplere dayandığını ve sanı (zan) şeklindeki isbatsız elde edilen bilginin diyalektiğin sahasına girdiğini ileri sürer. Aristo, diyalektiğe; a) Düşünen zihni işletmek için bir idman, b) Muhataplarınıza aykırılıkları öğretmek, c) Felsefeye yardımcı olmak gibi üç gaye yükler.

  1. Kant'ta; «Hakikat mantığı» olan analitiğe zıt olarak «Görünüş Mantığı»: Aklî olanın görünüşü, akıl yürütmenin kuvvetinden ve doğruluğundan ibarettir; fakat bu doğruluk, hakikata müncer olmaz, zira diyalektik akıl yürütmeler, bizatihî nesne­lere yahut nomen'ler âlemine, yani bizim için var olan fenomenlerle ancak değer kazanan prensiplere tatbik edilirler. Şu halde Kant'da diyalektik, feno­menleri kavrayabilen düşünce, dolayısıyla bir takım prensiplerin değer kazanmasına yarayan bir düşün­ce tarzı, akıl yürütmedir.
  2. Fichte'de; Kant'dan sonra diyalektik müsbet rol almağa başladı. Fichte sübjektif idealizmini bu metodla izah etti. Ona göre yegâne realite «Ben»dir. Mutlak ruh ne obje ne de süjedir, fakat bunların birliğidir. «Ben» tekâmülü esnasında bir takım du­raksamalar ve darbelerle karşılaşır. «Ben» bu mü­cadele ve gayretiyle haricî âlemi yani «Ben-değil»i

meydana getirir. «Ben - değil», «Bensin fonksiyonudur. «Ben»in sarfettiği çabadaki her darbe, hem du­yan «Ben» şuuru, hem duyulan obje olarak «Ben - değil» şuurudur. Böylece diyalektik bu çabada «Ben'in şuuru» ile «Alem şuuru»nun ayrılmasını faa­liyet halinde ortaya koyuyor. Burada çabanın eseri olarak iç ve dış âlemler aynı anda doğar. Diyalektik, Ben ile Ben - değil'i aynı zamanda doğurduğu için, Kant'dan farklı olarak müsbet ve yaratıcıdır.

  1. Schelüng'de: Şelling, objektif ideailzme ka­palı olan bu diyalektiği eksik buldu. Onun Tabiat Felsefesi veya Objektif idealizmine göre Sübjektif ile Objektif özde eşittirler. Onun için hakikî cevher ne «suje» ne de «obje»dir. O, «Mutlak»tır. Gerek «Ben» gerekse «Tabiat» bu «Mutlak»dan doğar. Mutlak kendine bakınca saf sübjektiflik, özüne bir şekil verdiği zaman da objektiflik olur. Aslında her şey bu ayrılmadan önceki karma varlıktadır. Bu noktada Şelling'in felsefesi hürriyet-zaruret diyalektiği şeklini alır. Bu ikisi önce tek şeydir, manevî âlemin ve tabiatın özünü teşkil ederler. Ruh ve beden bir bütün olduğu için hürriyet zaruretle, zaruret de hürriyetle kaimdir. Şelling'e göre akıl hem kör ve şuursuz, hem hür ve sınırlıdır. Tabiat ilk be­lirsiz bütünlükten sonsuzca açılarak zıt kutupları meydana getirir. İnsan zihni son safhada tabiattaki kutupları ve ayrılıkları ile Tabiat-Ruh ikiliğini san'atcı sezgi iie aşar ve aslî birliğe, mutlak ayniliğe döner.

B - Yeni zamanlarda ve eski çağda Eflâtun'da mantıktan ayrı ve hattâ ona karşı bir manâ taşır.

  1. - Eflâtun'da: Ona göre diyalektik, mükemmeli, en yüksek iyiliği (Hayr-ı alâ) yani ezelî ideyi arayan, onu temaşa etmek için çıkılacak zahmetli bir çıkıştır. Eflâtun'da diyalektik, aldatıcı duyum­lar ve istikrarsız sanılardan aşarak, akılla kavranan değişmez varlıklara götüren yükseltici ve müsbet bir metoddur. Diyalektik yükseliş, iyiliğin ne olduğu­nu bilmekle buna ulaşmakla, kısaca ta'rif ile bite­cek. Ta'rif bize eşyanın «özü»nü verir; çünkü «ta'rif eşyanın ne olduğuna cevap vermek» zorundadır. Şu halde Eflâtun'da metafizik ile diyalektik aynıdır. Di­yalektik özün bilgisini veren Fikir'i elde etmeye muvaffak olunca hem felsefenin küllî metodu, hem de bütün bir ilmin kendisi olmaktadır. Eflâtun yaşlılık diyaloglarında, «Mükemmel fazilet»aen aşağıya doğru inen bir diyalektik kullanmaktadır.
  2. - Hegel'de: Hegel Fichte ve Schelling'teki diyalektiği beğenmedi ve onları aşmaya çalıştı. Bunun için de o Heraklit'i hareket noktası aldı. Hegel'in hareket noktası aldığı İlk Çağ Yunan filozoflarından Heraklit'in «Oluş» felsefesinin esası şudur: Gerçeklik hiç bir zaman yerinde durmaz, daima değişken ve hareketlidir. Bunun için bir nehirde iki defa yıkanılamaz. Bu devamlı oluş ve değişme­ye karşılık, değişmeyen tek bir şey var: Gerçeğin daima değişmekte olduğunu söyleyen kanunun ta kendisi. Sadece o değişmez. Bunun için insan ne­reye bakarsa orada zıtların birliğini görmelidir: Şu varlık canlıdır, ama aynı zamanda ölüdür, zira ölü­me doğru yürümektedir. Şu masa hem masadır, hem değildir, zira kırılıp yakılacaktır. Şu halde gerçeklik, zıtların birliğinden örülmüştür. Ve her zıt kendi zıddını ortadan kaldırarak varlığa gelmekte­dir.

Bu düşüncelerden hareket eden Hegel'e göre, ruhumuz teşebbüslerinde mantık kaidelerine uymaz. Düşünce, varlıktan, cevherden başka olana geçer. Fikrin yürümesi için çelişmeye ihtiyaç vardır. Hegel özdeş olanla başka olanı birleştirir­ken ayrı ve çelişik olanların sentezine gider ve bu senteze «diyalektik» adını verir. Ona göre diyalektiğin gerçekleşmesi çelişme prensibine dayanır. Tez iie antitezin çatışması sentezle sona ere­ceği ve her sentez yeniden bir tez haline gelerek kendi antitezini meydana getireceği için diyalektik sonsuzca devam eder. Bu ilerleyiş, çelişmelerin ça­tışması sentezle aşılması, sadece zihinde değil eşyada yani varlıklarda da devam etmektedir. Bu bakımdan düşünce, gerçek diyalektiği aksettiren bir aynadır.
Hegel'in metafiziğinde gerçek küllî ve müşahhas (konkre) olan «Mutlak Ruh»dur. Hegel'de «ide - Mutlak Fikir» mantıkî tam bir tecriddir, fakat bu de­ğişmez değildir. Önce o gayri maddî sırf fikirdir; sonra bunun haricileşmesi gelir. Bu tabiattır, son­ra yine fikir kendine döner ve kendine katlanır ve kendi şuuruna sahip olur; bu düşünen ruhdur. Mut­lak Ruh'un inkişafını hasıl eden fikrin seyri üç mer- merhalede olur: Tez, antitez, sentez. Burada gayri maddî sırf fikrin (düşüncenin) sub'ektif şuur hali tez'i teşkil eder. Bu tezin kendini aşarak haricileş­mesi obiektif' ruha çevrilmesi yani tabiatı meydana petirmesi antitezdT. Bu ikisi bir senteze ulaşınca yani mutlak gerçek değişmeler içinde meydana çı­kınca akıl, ruh olur. Mutlak Ruh'un cereyan sahası olan tarihte de diyalektik akıl hakimdir. Çaplar bu dinamik mantığın tez ve antitezlerinden ve sentez­lerinden ibarettir.
Hegel'in mutlak idealizm felsefesine göre var­lık ile düşünce aynıdır. Varlık da düşünce gibi ha­reketlidir. Bu noktada klasik mantığı Hegel âciz, statik ve kifayetsiz buluyor. Çünkü klasik mantık aynı zamanda bir şeyin hem var hem yok olmaya­cağını söylüyor ki, bu hüküm ancak hareketsiz bir âlem için doğrudur. Halbuki asıl varlık akıl veya dü­şünce olup o da hareket ve oluş halindedir. İşte He- gel böyle bir oluş âlemini çelişmezlik prensibi ile değil, varlık ile yokluğun terkibi olan oluşla yani her lâhzanın tez (tasdik), ona zıt olan lâhzanın an­titezine (inkâr) ve bunların birleşmesi olan sentez (inkârın inkârı) ile açıklamak yönüne gitmiştir. O tabiat, tarih, devlet ve hukuk felsefesini bu tarzda açıklayarak kendi metafiziğini meşrulaştırmak için diyalektiği özel bir düşünce âleti olarak kullanmış­tır. Yahut diyalektik onda, varlıkla yokluğun sente­zi olan, oluşu kavrayan zihin aletidir.
Hegel'in bu yeni mantık teşebbüsü hiç bir il­min (Tabiat, tarih ve insan ilimleri) gelişmesi ile te- yid edilmemiştir. Hiç bir keşif, icad, hiç bir isbat di­yalektiğe göre cereyan etmiyor. Tabiattaki ve in­sanlardaki bir çok sapmalar, duraklama ve geri gi­dişler, sıçramalar, araştırma ve hüküm çıkarma va­sıtalarımız diyalektikten tamamen ilgisiz olarak iş­lemektedir. Bu bakımdan Hegel'in bu mantığı sade­ce «Müşahhas, küllî» dediği mefhumlar sahasında geçecek ve tabiatı yani ilimlerin asıl konusu olan kavramlarla metafiziği ihmal edecektir.

  1. - Hegel'in bu metodunu, Marks, iktisat araştırmalarından ve sermaye birikimine ait tetkik­lerinden sonra ulaştığı sınıf mücadelesi fikrini izah için kullanıyor. Onun idealist felsefede icad ettiği metodu maddeci bir felsefe hesabına kullanıyor. Hegel ve Marks'da diyalektik, varlık ve düşüncenin birliğine ve aynîliğine dayanır, yani formel bir zihin hakikati olarak «Hükmün tutarlılığı» kalmaz, varlığa ait bir hakikat (düşünce ile varlığın ayniliği) halini alır. Vak'alar arasında zihnimizdekinin aksine, çe­lişmezlik değil; karşıtlık, çatışma veya farklılık var­dır. Ak ile kara karşıt, kediyle köpek çatışma ha­linde, sarı ile kırmızı farklıdır. Bunlarda çelişme gö­rülmez, o halde çelişme vak'alarda değil, hükümle- rimizdedir. Kaldı ki Hegel ve Marks'ın diyalektikle­rini savunulamaz kılan husus «çelişkilerin sentezi» fikridir. Bu fikir ise, mantığın temel kaidesi olan çe­lişmezlik prensibinden vaz geçmeyi gerektirir.

F. Engels «Tabiat Diyalektiği» adlı kitabında tabiatçı diyalektiğe felsefî şekil vermeye çalıştı. He- gel'deki «Fikirlerin terkibi»ni o kitapta. Tabiat süre­cindeki zıt kuvvetlerin terkibi haline koydu ve dev­rimi aynı metodla açıklamak istedi. O diyalektiği tabiatın, cemiyetin ve düşüncenin gelişmesini idare eden en genel kanunların ilmi olarak ortaya koydu. Marks ve Engels diyalektiğe bir de «Bilimsel» sıfatı takarak diyalektiğin, varlığın gelişmesini idare eden kavramlarla bilme kanunlarını organik bir bütün ola­rak gördüğünü, ikisinin de mahiyetçe aynı, form ba­kımından farklı olduğunu ileri sürerler. Çelişme, ma­teryalist diyalektiğin esasıdır. Tarihî maddeciliğe gö­re çelişme, nesnelerin içinde ve özündedir. Engels'e göre meselâ hareket çelişmedir. Bunun delili de Zenon'dan verilmektedir. Bcylece, o eski hareket paradoksunu kendi lehine kullanmaya çalışmakta­dır. Diyalektik metod, tarihî maddeciliğe İktisadî muhtevasının analizine imkân bulmak, cemiyetteki sınıflararası çatışmayı izah için kabul edilmiştir. Hegelci metod, fikirden saf akıldan hareket ediyor­du ve fikrin hareketini izah için kullanılmıştı. En- gels'e göre bu metod tarihî olarak, bizim karşılaş­tığımız en basit temel İktisadî münasebetlerden ha­reket eder. H. Lefevbre'e göre gerçek materyalizm, organize beşerî varlığın bütününe ait pratik müna­sebetleri tayin eder ve onları hayat tarzlarının ve kültürlerin varlığının müşahhas şartları olarak araş­tırır. Bunu da diyalektik metoduyla yapar. Çünkü ona göre, temel İktisadî kategori (mücerred olarak çalışma, para, sermaye) yeni tayinlerin içten hare­keti ile gelişir. Her karmaşık tayini de diyalektik olarak (üç merhalede) kendisinden önceki daha ba­sit olaylardan çıkarır. Bu bakımdan tarihî maddeci­lik - iktisat ilmi olarak - diyalektik metodu tamam­lar, diyalektik metodu da tarihî gelişimine ait araş­tırmanın özetini teşkil eder.
Materyalizme göre varlık düşünceyi tayin ettiği için diyalektik materyalist muhtevaya öncelik tanır; bu bakımdan o, bu muhtevanın hareketinin analizi­ni yapar ve diyalektik maddeciliğin hususî objektif­liğini tayin ederek tarihî ve İçtimaî objeyi meydana getirdiğine inanır. Görülüyor ki Marksizm'de diya­lektik metod, ibtidaî ve parazit iktisat şeklinden en ileri kollektivist iktisada kadar, bütün bir tarihî ge­lişmeyi, hususî (sübjektif) ameller dışında, üçlü bir merhale ile izuh için bir âlet olmaktadır.
Lenin diyalektiğe, mantık oluşunun yanında, bilgi teorisi vasfını da yüklemiştir. Bu zaten Engels'- in tarifinde mündemiçtir. Böylece diyalektiğin konu­ları varlığın olduğu kadar düşüncenin de, bilginin de en yüksek kanunlarını teşkil etmektedir. Tabiatı, cemiyeti ve düşünceyi açıklamak iddiasında bulu­nan diyalektik materyalizm hadiseleri mutlak bir determinist görüş içinde ele alarak bir takım ka­nunlara bağlamağa çalışır. Bu husus H. Lefevbre'- nin yukardaki fikrinden de açıkça anlaşılmaktadır. Materyalizmin, beşerî varlığın pratik münasebetle­rini tayin etmesi, her tayinin daha önceki basit bir olayın neticesi olmasının manâsı budur. Diyalekti­ğin (Hegel'den alınmış) başlıca konuları şunlardır: Kemmiyet değişikliklerinin keyfiyet değişikliklerine ve keyfiyet değişikliklerinin kemmiyet değişiklikleri­ne tehavvülü kanunu, zıt şeylerin mücadelesi ve bir­liği kanunu, inkârın inkârı (Nefyin nefyi) kanunu.
Kısaca diyalektik materyalizmde, Diyalektik Mantığın asıl vazifesi, oluş halinde bulunan ve iç çelişmeleriyle devamlı değişen bir âlemi izah etme­ye yarayacak bir düşünme âleti ortaya koymaktır.
Bu metod, değişmenin, ilerlemenin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul eder. Bu bakımdan hiç bir şeyin olduğu gibi kalmadığı, daima değişip gelişti­ği fikri bu metoddan çıkarılarak maddeciliğe dina­mik bir anlayış verilmiştir. Marksistler ve komünist­ler her türlü ilerlemenin tabiattaki diyalektik örne­ğe göre olduğuna inanırlar ve «Bir adım ileri, iki adım geri» prensibi ile Lenin, ihtilâlin tahakkuku ga­yesine ulaşmanın metodunu diyalektiğe dayanarak vermiştir. O, bunu bir çiviyi çakmak için çekicin her hamleden sonra geri çekilmesine benzetmiş ve he­defe nasıl ulaşacağını göstermiştir. Bu bakımdan komünistler, hedeften uzaklaşmanın aslında kendi­lerini diyalektik olarak hedefe yaklaştırdığına kani­dirler. Ve bu uzaklaşma gibi görünen hal onları ümitsizliğe düşürmez. Bu yüzden onlar diyalektik sayesinde, her türlü maddî - manevî manevralara bürünebilirler ve bunu hem diyalektiğin hem de ga­yeye varmanın gereği sayarlar. Diyalektik bakımın­dan eşyanın İzafî olması daima değişken ve oluş içinde görülmesi onlara stratejik bir seyyaliyet sağ­lar ve bu sayede istedikleri her grubun rengine, şek­line, ideolojisine, ahlâkına ve imanına bürünmeyi vazife sayarlar. Komünistler tez-antitez çatışması­nın bütün tabiatta mevcut olduğu fikrinden hareket­le cemiyetteki sınıflar arasında da bu çatışmanın carî olduğuna ve bunun en yüksek noktasında ihti­lâlin kaçınılmaz olacağına inanırlar ki bu inanç da yine diyalektiğe dayanır.
Buraya kadar, Marksizmde ve onun tatbikatı olan komünizmde diyalektiğin hem nazarî hem pra­tik yönden ne kadar ehemmiyet taşıdığına onun ah­lâka, dine, siyasete ve bütün cemiyette nasıl tatbik edildiğine işaret etmeğe çalıştık. Şimdi bazı nokta­lara biraz daha temas etmeği lüzumlu görüyoruz:
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi hiçbir müsbet veya manevî ilim, diyalektiği teyid etmemiştir. Bun­dan dolayı «Tabiat diyalektiği» denen şey İlmî bir değer taşımaz. Kaldı ki bu anlayışın hareket nokta­sı madde ilimleri ve matematik olduğu için mecbu­ren kütle gibi, enerji gibi, üçgen gibi umumî ve mü- cerred kavramlara dayanacaktır. Bu ise, formel (su- rî) mantığın temel prensiplerine dayanmak demek­tir. Bunlara dayanınca diyalektik kalmaz ortada. Ay­rıca Tabiat diyalektiği, ferdî ve orijinal hadiseler âle­mi olan tarihte de muteber değildir. Çünkü tarihte, hiç bir yerde, içten (immanent) bir diyalektik, içten terakki ve gerileme kanunu da görülmemiştir.
İlimler Tarihi de böyledir: İlmin gelişmesi diya­lektiğe uygun olsaydı, bu çok basit olur ve ilim ta­rihi, üçlü bir merhale ile gerçekleşirken sürekli bir ilerleme göstermiş olurdu. Halbuki bütün tarih man­tıkî tutarlılık, zorunluluk, ihtimaliyet, iç sebeplilik, müstakil serilerin karşılıklı tesirlerinin, yekdiğerine karıştığını göstermektedir. Bu da tabiat, ilim ve in­san tarihinin birci (monist) ve basit bir formüle sığ- dırılamıyacak kadar karmaşık olduğunu ortaya koy­maktadır. Hasılı Hegelci ve Markscı diyalektik ne yönden bakılırsa bakılsın muteber bir şey değil, bil­hassa Markscı diyalektik ancak bir kehânete ina­nanların moral ve «Eylem» kaynağıdır.
Süleyman Hayri BOLAY, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, Ötüken yayınları, İstanbul, 1979

 
1- BU SİTE TAMAMEN BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR VE BİLGİLERİN GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMA İHTİMALİ VARDIR.
2- BU SİTE RESMİ BİR SİTE DEĞİL, KİŞİSEL BİR SİTEDİR.
3- YANLIŞLIKLA DA OLSA VERİLEBİLECEK HATALI BİLGİLER DOLAYISIYLA www.ygslyssistemi.com YÖNETİMİ HİÇ BİR SORUMLULUK KABUL ETMEZ.
4- SİTEMİZDEN EDİNDİĞİNİZ TÜM BİLGİLERİ MUTLAKA RESMİ KAYNAKLARDAN DA KONTROL EDİNİZ.
5- SİTEMİZDEKİ DİĞER SINAVLAR KISMI SADECE BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. YGS LYS HARİCİNDEKİ SINAVLARLA İLGİLİ SORU SORMAYINIZ.
6- HİÇ BİR KULLANICI SİTEMİZDEKİ BİLGİLERDEN DOLAYI HERHANGİ BİR ZARARA UĞRADIĞI YÖNÜNDE ŞİKAYETTE BULUNAMAZ.
ASLOLAN RESMİ KAYNAKLARDAN ELDE EDİLEN BİLGİLERDİR. BURADA VERİLMİŞ OLAN BAZI PRATİK BİLGİLERİN OLASI YANLIŞLIĞI YA DA GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMASI NEDENİYLE MAĞDUR OLMAMAK İÇİN LÜTFEN RESMİ KAYNAKLARA BAKINIZ.
7- BU SİTEYİ ZİYARET EDEN TÜM ZİYARETÇİLERİ BU UYARILARI OKUMUŞ KABUL ETMEKTEYİZ..

www.ygslyssistemi.com başarılar diler.......

Makale Arşivi

copyrite© ygslyssistemi.com
Her hakkı saklıdır. Yayınlanan makalelerin bir kısmı ya da tamamı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.