Psikoloji Tarihi

İslam Ansiklopedisi A

İslam Ansiklopedisi B

Cemil Meriç

Karen Horney

PDR Notları






 
ANTALYA, BURSA, İSTANBUL VE KONYA'DAKİ ADAYLAR! SINAV KAYGISINDAN KURTULMAK İÇİN PROFESYONEL DESTEK ALABİLİRSİNİZ TIKLAYIN

TASAVVUF

Mistisizmin
İslâm Dünyasında kazandığı isim. «Tasavvufsun fikrî menşei gibi, kelime olarak da menşei ihtilaflıdır. Kelime ister «Süfyun» kökünden, ister «Suffa ashabı»nın hayatına izafeten, isterse yunanca «Sophia» aslından gelmiş olsun; bir İslâm tasavvufu vardır; bunun gibi İslâmî tasavvufun bir takım müsteşriklerin iddia ettikleri gibi Hıristiyan Yunan, İran ve Hind menşeli olması üzerinde de durmıyacağız. Çünkü İslâmî tasavvufun esas kaynağı da İslâmîdir. Bu kaynak bir taraftan bizzat Kur'an-ı Kerim'in esasları, bir taraftan da Hz. Peygamber (A.S.)in kendi yaşayışıdır. Aslında İslâmî esaslar dünyanın faniliğini, bu sebeple dünyaya bağlanılma- ması gerektiğini telkin eder. Bu yüzden de Allah'a mutlak teslimiyeti ve Mutlaka mutlak itaati telkin eder.
Tasavvuf nefsin terbiyesi ve ruhun tezkiyesi, kalbin temizlenerek ilâhî âlemin hakikatlarını aksettiren bir ayna durumuna getirilmesi, bunun için bir takım mücadelelere, zühd ve riyazet hayatına katlanmak olması dolayısiyle çeşitli dinlerde müşterek taraflar olabilir. Fakat bu demek değildir ki İslâmî tasavvuf şurdan veya burdan gelmiştir. Hele tasavvufu dinî - felsefî bir mezhep olarak kabul etmeyip de pratik bir zühd hayatı yaşamak ruhun eriştiği yüceliklerde bir takım İlâhî hakikatları keşfetmek ve nefse hakimiyet kurmanın yolları şeklinde görülürse; bu tasavvufun tamamen İslâmî olmaması için hiç bir sebep yoktur. Ama, aksine, tasavvuf felsefi bir mezhep, keşfedilen hakikatları ve incelikleri çeşitli şekillerde izah etmek, varlık âlemini anlamak ve bu hususta yeni izah tarzları getirmek şeklinde anîaşılıyorsa, buna bir çok yabancı dinî ve felsefî unsurların karışması gayet mümkündür. Nitekim meselâ Yeni Eflâtunculuğun tesirini kabul etmek yerinde ve isabetli olur. Bu tesirin de doğrudan doğruya olmadığı bilinmelidir. Yalnız, unutmamalıdır ki, bu tesir ve karışma tam bir zühd hayatının teşekkülünden, ruhî terbiye yollarının tesbitinden, hatta sistemleşmesinden çok sonradır. Yukarıda da işaret edildiği gibi, bu ruhî hayatın temellerini atan bizzat Hz. Peygamber (A.S.) idi. O'nun yüksek hayatını örnek almış olan sahabeler, kalblerinin parlaklığı, a'erunî âlemlerinin berraklığı, takvâ sahibi olmaları, kendilerini tam bir ihlâs ile ibadete ve Allah yoluna adamaları ile ilk zahid ve mutasavvıfları teşkil etmişlerdir. Daha sonra sahabenin yolunu takib eden ve on­larla görüşmüş olan Haşan el-Basri ile kurulan Basra mektebinde tasavvufun ana meseleleri ele alınmış, ıstılahları (terimleri) konulmuştur. Altıncı hicri asırdan sonra ise klasik bir kadro içine girmiştir.
Tasavvuf hareketi Küfe, Basra ve Bağdad gibi başlıca üç büyük merkezde doğdu. Buralardan İslâm'ın yayılmasına müvazi olarak, İslâm dünyasına yayıldı. Daha sonra tasavvufun en büyük merkezi Horasan oldu ve en büyük mutasavvıflar Türkistan (Horasan)da yetişti. Moğol istilâsından ve Anadolu'nun fethinden sonra bu mutasavvıflar Anadolu'ya geldiler ve Anadolu'da yeni bir insan tipinin ortaya çıkarılmasında en büyük rolü oynayarak onun asırlarca süren hakimiyetinin manevî temellerini atmış oldular. Bunlardan başka olarak, beşinci hicrî asırda başlayan bir de Endülüs cereyanı vardır ki Horasan erenleri ile Endülüs mutasavvıflarına yeni ufuklar açmış ve çok zengin eserlerin verilmesine sebep olmuştur.
Tasavvuf zühd'den doğduğu için pratik'tir; ahlâkî ve ruhî yaşayışı esas olarak alır. Teoriyi de bu pratik zühd hayatından çıkarır. İşte bu teorinin çıkarılmasında sırrî-dinî tecrübeden geçtikten, o çileli hayatı yaşadıktan sonra ki nazarî izahlarda bazı yabancı teorilere maruz kalmıştır.
İnsan Tasavvuf tecrübelerini dört makamdan geçerek tamamlar:

  1. - Tâlib: Zühd ve tasavvuf yolunu isteyen, arayan kimsedir. Bu henüz şüpheli görüldüğü için ciddî ve uzun süren bir imtihandan geçer.
  2. - Mürid: İmtihanı kazandıktan sonra Tasavvufî hayatın pratik vazifelerini benimseyip onları tatbik eden kimsedir. Mürid (isteyen)in murad'ı (istedi­ği) Allah'dır. Mürid tam bir derunî dinî tecrübe içindedir. Bu dinî tecrübe ile insan ancak Hakikat'a ulaşır, yoksa mantıkî ve zihnî bir gayretle değil. Bu dinî tecrübede itici âmil, İlâhî şevk'in yaşanmasıdır.
  3. - Sâlik: Tasavvufî hayata girip de seyr ü sülük denilen kaide ve merhalelerden geçen kimse.
  4. - Vâsıl: Vahdete, Allah'a ulaşan kimse de­mektir. Sâlik ya bu dinî tecrübelerden muvaffak bir şekilde tertemiz çıkar; İlâhî şevki tatmaya liyakat kazanır. Yahut kabiliyet yetersizliğinden veya irade za'fından dolayı yarı yolda kalır. Sâlik'in hedefe vasıl olabilmesi için derece derece bir takım arzu ve emellerden vaz geçmesi gerekir. Bunlar da şöyle sı­ralanır:
  5. Fena fi'l-Kusûd: Sâlik'in bütün şahsî emel ve dileklerinden vazgeçmesi ve Allah'ın iradesine râm olmasıdır.
  6. Fena fi'ş-Şuhûd: Bütün gördüklerinden vaz geçerek her şeyi Allah'da görmek.
  7. Fena fi'l-Vücûd (Fena fi'llah): Bütün varlıklardan vaz geçip her şeyi Allah'dan ibaret görmek; Al­lah'ın varlığı içinde fâni olmak. Yalnız burada Allah'­ın varlığına karışmak gibi bir manâ kasdedilmemekte olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu mertebe velâyet mertebesidir.

Tasavvuf psikolojik bir tecrübe ile başlar, oradan tasavvufi ahlâka, metafiziğe ve tasavvufi hukuk anlayışına yükselir. Tasavvufî psikoloji, yaratılışı İlâhî aklın iradî bir tenezzülü olarak kabul eder ve buradan hareketle Allah ile insan, insan ile âlem arasındaki münasebetleri açıklar ve bu münasebeti, derece derece yükselen bir ittihad anlayışı ile birleştirme gayesini güder. Bunun için de «hulûl» (Bazı Şiî ve İmamîlerde olduğu gibi. Yoksa Hulûl İslâm'a aykırıdır) «hisal», «imtizaç», «iktiran» ve «telbis» gibi yollar ileri sürülmüştür. Kur'an'a dayanan bu psikolojik anlayış sonunda ruhî bir tekâmül ile, insanı, nefs-i emmâre ve levvâme'nin üstünde sükûne ve huzura ermiş olan «nefs-i mutmainne» mertebesine ulaşır. Böyîece Kur'an'da zikredilen insan ile Allah arasındaki nefs-i emmâreden doğan derin uçurum, bu şekilde kalkmış olur. Çünkü nefs-i mutmainne'nin, Kur'an'da Allah'ın rızasını kazanmış olarak, Rabbına dönmesi istenmektedir.
Bu nefis anlayışından Tasavvuf psikolojisinin mertebeler nazariyesi doğar ki bu mertebeler de «Zühd», «Fena» ve «Beka» mertebeleridir. Bu üç mertebe tasavvufî tarikatlarda «Şeriat», «Tarikat», «Marifet» ve «Hakikat» şeklini almıştır.
Tasavvuf sistemi, psikolojik bir hal ve yaşayış ile başlamış, daha sonra birçok felsefî meselelere cevap veren bir sistem halini almıştır. Nazarî izahla­rı bir tarafa bırakılırsa Tasavvufun, her seviyeden in­sanın iç âlemini güzelleştirmek, kalbini ve ruhunu kötü duygulardan temizlemek, iradeyi kuvvetlendire­rek onlara yüksek bir ahlâkî hayat yaşatmak hedefi­ni güttüğü muhakkaktır. Bunda da muvaffak olduğu­na tarih şahittir.
Tasavvufda nazariye ile ameliyye, düşünce ile fiil birleştiği için onu, felsefeler gibi sırf bir meîod ve nazarî doktrin olarak görmemek lâzımdır. Onda «Kâl - Konuşmak» değil, «Hâl - yaşamak» esastır. O bu haliyle insanın ferdiyetinin değil, fakat şâhsiyeti- nin tam olarak ortaya çıkmasına sebep olur.
İslâm tasavvufu Hıristiyan, Hind ve Yunan mis­tisizmi ile mukayese edilirse, üstünlüğü daha iyi or­taya çıkar. İslâm tasavvufu her şeyi değişken, mu­vakkat ve zâhirî kabul ettiği için süreç (duree) fikri­ni kabul etmez. O, hakikati. Yunan mistisizmi gibi, şekil'in mükemmelliğinde aramaz. Hıristiyan mistisizminin metafizik esasları ihmal edildiği için sağlam değildir. Orada mucize ve sır akla üstün olduğun­dan mistik anlayış sistemleşmeden fiilî hale geçmiş­tir. İslâm tasavvufu ise metafizik bir temele dayanır. Önce psikolojik bir tecrübe ile metafizik esasını bul­muş, daha aklî ve insicamlı bir sistem halini almıştır. İslâm tasavvufu İslâmiyet'in idealini yükselttiği ve Müslümanlara ferd ve cemiyet olarak asırlarca hu­zurlu bir hayat yaşattığı halde Hıristiyan mistisizmi, batılı cemiyetlere bu huzuru verememiştir; hatta bu­gün bile.
(Bu hususta Bk: H. Z. Ülken, «İslâm Dü­şüncesi, 1946»! G. Sunar, «Tasavvuf Felsefesi, 1974», «Tasavvuf Tarihi, 1975»; S. Ateş, «İslâm Tasavvufu, 1972»; A. En - Nedvî, «Tasavvuf ve Hayat, İst., 1974»; İbn Haldun, «Tasavvufun mâhiyeti, İst., 1977»; «Kuseyri Risalesi, İst., 1978»; Y. N. Öztürk, «Tasavvufa Giriş, İst., 1978»),
Kaynak: Süleyman Hayri BOLAY, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, Ötüken yayınları, İstanbul, 1979

 
1- BU SİTE TAMAMEN BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR VE BİLGİLERİN GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMA İHTİMALİ VARDIR.
2- BU SİTE RESMİ BİR SİTE DEĞİL, KİŞİSEL BİR SİTEDİR.
3- YANLIŞLIKLA DA OLSA VERİLEBİLECEK HATALI BİLGİLER DOLAYISIYLA www.ygslyssistemi.com YÖNETİMİ HİÇ BİR SORUMLULUK KABUL ETMEZ.
4- SİTEMİZDEN EDİNDİĞİNİZ TÜM BİLGİLERİ MUTLAKA RESMİ KAYNAKLARDAN DA KONTROL EDİNİZ.
5- SİTEMİZDEKİ DİĞER SINAVLAR KISMI SADECE BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. YGS LYS HARİCİNDEKİ SINAVLARLA İLGİLİ SORU SORMAYINIZ.
6- HİÇ BİR KULLANICI SİTEMİZDEKİ BİLGİLERDEN DOLAYI HERHANGİ BİR ZARARA UĞRADIĞI YÖNÜNDE ŞİKAYETTE BULUNAMAZ.
ASLOLAN RESMİ KAYNAKLARDAN ELDE EDİLEN BİLGİLERDİR. BURADA VERİLMİŞ OLAN BAZI PRATİK BİLGİLERİN OLASI YANLIŞLIĞI YA DA GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMASI NEDENİYLE MAĞDUR OLMAMAK İÇİN LÜTFEN RESMİ KAYNAKLARA BAKINIZ.
7- BU SİTEYİ ZİYARET EDEN TÜM ZİYARETÇİLERİ BU UYARILARI OKUMUŞ KABUL ETMEKTEYİZ..

www.ygslyssistemi.com başarılar diler.......

Makale Arşivi

copyrite© ygslyssistemi.com
Her hakkı saklıdır. Yayınlanan makalelerin bir kısmı ya da tamamı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.