Psikoloji Tarihi

İslam Ansiklopedisi A

İslam Ansiklopedisi B

Cemil Meriç

Karen Horney

PDR Notları






 
ANTALYA, BURSA, İSTANBUL VE KONYA'DAKİ ADAYLAR! SINAV KAYGISINDAN KURTULMAK İÇİN PROFESYONEL DESTEK ALABİLİRSİNİZ TIKLAYIN
BEŞİNCİ GEZİ
Yaşadığım yerlerden hiçbiri (pek güzel yerlerde yaşadım!) beni Bienne Gölü'ndeki Saint-Pierre Adası gibi mutlu etmemiş, özlem çektirmemiştir. Neuchâtel'de Motte diye tanınan bu küçük adayı İsviçre'de bile az bilirler. Bildiğime göre hiçbir gezgin ondan söz etmiş değildir. Bununla birlikte, pek hoş, yalnız kalmayı seven herkesi mutlu kılacak bir adadır; (belki de, yazgının bir sonucu olarak, yalnızlık çeken tek insan ben olduğum halde, çevremde görmemekle birlikte, yalnızlıktan hoşlanan başka kimseler de bulunduğunu sanırım.) Bienne Gölü'nün kıyıları Cenevre'ninkinden daha yabanıl, daha romantiktir; çünkü kayalıklarla ormanlar, suya oradakinden çok daha yakın olmakla birlikte, kıyının güzelliğini bozmazlar. Oralarda işlenmiş tarlalar, bağlar ve hele yerleşim alanları ve evler daha azdır, ama buna karşılık daha çok yeşillik, gölgeli korular vardır. Bereket versin ki oralarda arabaların rahatça geçeceği yol bulunmadığı için yolcular da pek geçmez; ama doğayı seven, yalnızca kartal seslerinin ve dağdan inen suların yırttığı sessizlikte başını dinleyenler için pek güzeldir. Hemen hemen yuvarlak olan bu güzel havuzda iki küçük ada var ki, birinin çerçevesi aşağı yukarı iki buçuk kilometre olup yerleşim alanıdır ve toprağı işlenmiştir; ötekiyse kendi haline bırakılmıştır; fırtınalarda dalgaların bu büyük adada oluşturduğu yıkıntıları götürmek için oradan toprak taşınması yüzünden bir gün yok olacaktır. İşte, zayıfın özü her zaman güçlünün yararına kullanılır.

 

Bu ada, Bern Hastanesi'nin malıdır ve burada, yine o hastanenin malı olan tek bir ev vardır ki o büyük, güzel ve rahat damın altında ailesi ve hizmetçileriyle birlikte bir vergi toplama memuru oturur. Bu adamın kümes hayvanları, kuşları, balık havuzları vardır. O küçük adanın toprağı ve görünümü öylesine değişiktir ki, her türlü  işlemeye de elverişlidir. Orada tarlalar, bağlar, ormanlar, yemişlikler, türlü korulukla gölgelenmiş, her tür ağaçla çevrelenmiş ve ırmakların sezinlendirdiği otlaklar vardır. Adanın boylu boyunca iki sıra ağaç dikili ve taraça biçiminde yüksek bir bölümü var ki, ortasında, komşu kıyılardan gelen halkın bağ bozumunda pazar günleri toplanıp dans ettiği güzel bir salon bulunmaktadır. Môtiers'de taşa tutulduktan sonra sığındığım yer, bu adadır. Burayı o denli güzel, kendime öyle uygun buldum ki ölünceye dek burada kalmaya karar verdim; tek korkum şuydu: Beni İngiltere'ye sürmek isteyenlerin ilk kez duyumsadığım düşüncelerinin bu kararıma uymaması korkusu. Üstelik, bundan o denli kaygılanıyordum ki, beni ömür boyu burada oturmaya mahkûm etmelerini istiyordum.

 

Adada ancak iki ay kalmama izin verdiler; ama ben burada iki yıl da, iki yüzyıl da geçirir, dünyanın sonuna dek oturur ve yaşam arkadaşımla birlikte, yalnızca pek iyi insanlar olan vergi memuruyla karısı ve hizmetçilerinden başka görüşecek kimse olmadığı halde yaşardım. Bana gerekli olan da buydu. O iki ayı ömrümün en mutlu zamanı diye anarım; öylesine mutluydum ki başka hiçbir şey istemez, yalnızca orada yaşamış olmakla yetiniyordum. Bu mutluluk neydi; verdiği zevk nasıl bir zevkti? Orada geçirdiğim yaşamı anlatarak çağdaşlarıma, bunun gizini bulmalarını salık veririm. Bütün tadıyla duymak istediğim zevklerin başlıcası, o değerli "farniente" (*) olmuştur ve gerçekten orada oturduğum sürece yaptıklarım, kendisini hiçbir şey yapmamaya adamış bir adamın nefis ve gerekli uğraşıdır.

 

İzinsiz ve kimseye görülmeksizin çıkamayacağım, çevremdeki insanlar dışında hiç kimseyle görüşemediğim ve sonuç olarak  kendime sarıldığım bu yerde kalmama seve seve izin verecekleri beklentisi, bundan sonra eskisinden daha rahat yaşamak umudunu da veriyordu ve buraya yerleşmeye bol bol vaktim olduğunu düşünerek, bu konuda hiçbir girişimde bulunmuyordum. Birdenbire, yalnız ve sanki çıplak olarak getirildiğim bu yere birer birer kâhya kadınımı, kitaplarımı ve eşyamı da getirttim; sandıkları açmayarak olduğu gibi bıraktım ve ömrümün sonuna dek oturmayı tasarladığım evde, yarın ayrılacağım bir handa yaşar gibi yaşadım. Burada bulduğum çevre öylesine rahattı ki, nasıl bir düzen kurarsam kurayım, bu rahatı bozmak olurdu. Zevklerimden en büyüğü kitaplarımı sandıklarda bırakmak ve yazı takımım olmamasıydı. Aldığım anlamsız mektuplara yanıt vermek zorunda kalınca vergi memurunun kalem takımını kullanır ve bir daha kullanmayacağımı umarak hemen geri verirdim. Odamı o boş kâğıt ve kitaplarla dolduracağım yerde, çiçek ve otlarla dolduruyordum; çünkü şimdi, Ivernois'daki hekimin aşılamasıyla çok geçmeden alışkanlık olan bitkibilime tutulmuştum. Çalışmak değil, eğlenmek istediğimden bir tembele yarar eğlenceler arıyordum. "Flora petrinsularis"ten söz etmeye, adanın bütün bitkilerini tanımlamaya kalkıştım. Hiçbirini unutmayacaktım ve onları, ömrümün sonuna dek beni uğraştıracak ayrıntılarla anlatacaktım. Derler ki, Alman'ın biri limon kabuğuyla ilgili bir kitap yazmış; ben de çayırlardaki yosunla ilgili bir kitap yazabilirdim;  betimlenmedik ne bir ot parçası, ne de küçücük bir bitki  kalsın istiyordum. İşte bu güzel amaca uyaraktır ki her sabah, hep birlikte yaptığımız kahvaltıdan sonra elimde bir büyüteç, kolumun altında "Systema Naturae" kitabını taşıyarak, adanın bir bölgesini gezmeye giderdim (adayı mevsimine göre dolaşmak için küçük küçük karelere bölmüştüm.) Bitki yapıları ve oluşumları ve bir de meyvalanmada erkek ve dişi öğelerin o tarihlerde benim için yepyeni etkinliği konusundaki gözlemlerden aldığım zevk ve sevinç kadar garip bir şey olamaz. Her yerde raslanan bitki türlerinin üreme özelliklerini incelerken sanki kendimden geçiyor; daha az bulunanları da bulacağımı umuyordum. Ballıbabagiller türünün uzun erkek organlarının (etaminlerin) çatallaşması, ısırganla yapışkanotunkilerin esnekliği, akına çiçeğinin yemişiyle şimşir ağacındaki küçük kılıfın patlaması, döllenmenin bin türlü küçük oluşumları, beni zevk içinde bırakıyordu ve herkese "Habacuc'u okudunuz mu?" diye soran La Fontaine gibi önüme gelene şefeviyenin boynuzlarını görüp görmediklerini soruyordum. İki üç saat sonra, yağmur yağarsa öğleüstü,  oyalanmak üzere demetlerle eve dönüyordum. Öğle olmadan da, vergi memuru, karısı ve Thérèse'le birlikte, onların gündelikçilerini ziyarete gider, çoğu kez onlara şöyle bir yardım ediverirdim. Ziyaretime gelen Bernliler beni büyük ağaçlara tırmanmış, yemişle doldurduğum torbayı bir ipin ucunda aşağı saldırırken seyrederlerdi. Sabah saatlerinde yaptığım beden eğitimi ve bunun verdiği keyifle rahat yemek yiyor, dinleniyordum. Ama yemek uzayıp da güzel hava beni dışarı çıkmaya çağırdığında, artık beklemeyerek sofradan kalkar, bir sandala atlar ve sular durgunsa gölün ortasına dek gider, orada sandalın içine uzanır, gözlerimi gökyüzüne diker ve saatlerce suyun üstünde akıntıya göre sürüklenirdim; o aralık bin türlü karışık ama tatlı düşlemlere dalardım; bunlar, belli bir konuda olmamakla birlikte, yaşamın zevkleri denen şeylerin en güzelinden daha güzeldi. Güneşin batmaya yüz tutması, bana eve dönme zamanının geldiğini anımsatınca, adadan çok uzaklaştığımı ve ortalık kararmadan oraya varmak için var gücümle çabalamam gerektiğini anlardım. Kimi zaman da, suya açılacak yerde adanın yeşil kıyılarını boylamaktan hoşlanırdım; buraların duruluğu ve serin gölgeleri beni kaç kez dalmaya kışkırtmıştı; ama, sandal gezintilerimin çoğunda büyük adadan küçük adaya gidiyor, günün yarısını orada geçiriyordum; kimileyin söğütler, siyah akçaağaçları, pireotları ve daha türlü türlü fidanlar arasında dolaşır, kimileyin de yabani kekik, çim, çiçek ve eskiden dikilmiş evliyaotu ve yoncayla örülmüş olan kumlu tümseklerin üstüne çıkardım; bunlar, kimseden zarar görmeyerek ve kimseye zarar vermeyerek üreyebilecek tavşanların yerleştirilmesine pek elverişliydi. Bunlardan vergi memuruna söz ettim; o da Neuchâtel'den erkek ve dişi tavşanlar getirtti. Adamın karısıyla kız kardeşlerinden biri, Thérèse ve ben, hayvanları götürüp küçük adaya yerleştirdik; ben ayrılmadan önce üremeye başlamışlardı; kışın soğuğuna dayanabilmişlerse epey çoğalmışlardır. Bu küçük tavşan topluluğunun kurulması, bir bayram oldu. Belki de, Argo gemicilerinin kılavuzu bile, arkadaşlarımla tavşanları büyük adadan küçük adaya götüren benden çalımlı olmamıştır. Vergi memurunun sudan korkan ve deniz tutan karısının bile,  benimle birlikte,  çekinmeden sandala bindiğini ve hiç korkmadığını öğünerek anlattım. Göl sandalla gezilemeyecek denli dalgalı olduğu  zamanlar, öğleden sonrayı adanın şurasında burasında ot toplamakla geçirirdim; kimileyin ıssız ve güzel köşelerde oturur, kendimi doya doya düşlemlerime bırakır; kimileyin genel görünüme egemen olan yerlere ya da tepelerin birine yerleşerek, bir yandan yakın dağlarla sarılmış, öte yandan  da daha engin dağlara dek uzanan verimli ve zengin ovalara,  kıyılarla gölün görkemli görünümüne bakardım.

 

Akşam olurken adanın tepelerinden inip gölün kıyısındaki çalılıkların gizli bir yerinde dinlenirdim. Orada, dalgaların gürültüsü ve suyun çalkalanması bütün dikkatimi çekip, ruhumda başka çalkalanmaların oluşmasını engeller;  beni doyulmaz hülyalara daldırırdı. Orada gece oluncaya dek kalırdım. Suyun gidip gelişinin güzel ve bitmez tükenmez hışırtısı (ara ara çoğalarak kulağımı boyuna dolduran hışırtısı), beni rahatsız eden düşünceleri engelleyen düşlemin yerini tutar ve düşünmek güçlüğüne katlanmadan yaşadığımı duyumsama zevkini sağlamaya yeterdi. Ara sıra, bu suların görünümünden aldığım esinle, ömrümüzdeki kararsızlıkla ilgili kısa düşüncelere dalardım. Ancak o hafif izlenimler, sandalımı sallayan düzenli devinimle yiterdi. Akşam yemeğinden sonra, hava güzelse gölü seyretmeye, serinliği duymaya giderdik. Köşkte bir süre dinlenir; gülüşüp konuşur; şimdikilerden kesinlikle daha güzel olan eski şarkıları söyler ve sonunda geçirdiğimiz günden hoşnut, ertesi günün de ona benzemesi dileğiyle gidip yatardık.

 

Beklenmeyen sıkıcı konuklar bir yana bırakılırsa, adada yaşadığım sürece zamanımı böyle geçirdim. Aradan on beş yıl geçtiği halde, bu tatlı yaşamı anımsadıkça, derin bir özlem duyuyorum; oranın, böylesine sürekli ve yeğin özlem duymama yol açacak  nesi vardı ki?

 

Uzun süren ve sürekli değişiklikler içinde geçen ömrümde, en zevkli dönemlerin, belleğimde saklanan en çekici, en dokunaklı anılar olmadığına tanık oldum. Bu kısa coşku ve kendinden geçme anları -az ya da çok bunların ateşli anlar olmaları yüzünden- yaşamın türlü aşamalarında ortaya pek az çıkan noktalardır. Bunlar, bir ruh durumu oluşturamayacak denli az görülür ve geçicidir; özlemini duyduğum mutluluksa, gelmesiyle gitmesi bir olan dakikalardan çok, kendinde hiçbir canlılık taşımadığı halde uzamasıyla mutluluğa  eriştiren sıradan ama sürekli bir durumdur. Yeryüzünde her şey, kesintisiz bir akış halindedir. Hiçbir şey kesin bir biçim almaz ve gözle görülür şeylere bağlanan sevgimiz de, doğallıkla onlarla geçer ya da değişir. Ya arkamızda kalan ya da önden giden bu sevgilerimiz, kimileyin yok olmuş geçmişi anımsatır, kimileyin çoğunlukla  gerçekleşmeyen geleceği bildirir; bunlarda, gönlümüzün bağlanacağı sağlam bir nesne yok. Onun içindir ki yeryüzünde ancak geçici zevklerle oyalanabiliriz; sürekli mutluluğun tatlılığına pek inanmam. En derin hazlarımızda bile "Şu anın tükenmez olmasını isterim," diyebileceğimiz dakikalar ya var ya yoktur. Öncesinin özlemini ve sonrasının isteğini çektirip yüreğimizde boşluk ve kaygı bırakan geçici bir ruh durumuna nasıl mutluluk diyebiliriz.

 

Ruhun tümüyle dayanabileceği, geçmişi anımsamaksızın ve  geleceğe el uzatmaksızın bütün benliğini toplayabileceği; zamanı hiçe sayabileceği; var olmaktan başka, yoksulluk  hazzına da, zevkin ve üzüntünün, isteğin ve korkunun gereksinme duyulamayacağı bir durum varsa, bu durum sürdükçe   herkes, yaşamın eğlencelerinde bulunan eksik, yoksul ve görece bir mutluluğa değil de ruhta doldurulmak gereği duyulan hiçbir boşluk bırakmayan olgunlaşmış ve yetkin bir mutluluğa kavuştuğunu söyleyebilir. İşte, suyun akıntısına bıraktığım sandalın içinde uzanmış ya da dalgalı gölün bir kıyısına oturmuş ya da güzel bir derenin kıyısına yaslanmış olarak yalnızca düşlemler kurduğum Saint-Pierre Adası'nda, sık sık bu ruh durumunu yaşadım. Böyle bir durumda neden zevk alınır? Sanırım dışımızdan, kendimizden başka, yaşamımızdan başka şeylerden değil; insan yaşadıkça, Tanrı gibi, kendine yeter. Herhangi bir bağı olmayan yaşama duygusu, değerli bir hoşnutluk ve erinçlilik duygusudur; boyuna aklımızı çelen, yaşamın tadını kaçıran kösnül ve maddesel duygulardan sıyrılmasını bilenler için, güzel ve tatlıdır. Ama, ardı arkası gelmez tutkularla çalkalanan insanların çoğu bu ruh durumunu bilmez; ya da o denli az bilir ki tadına varamazlar. Dahası, bu tatlı kendinden geçmeleri isteyerek, gereksinmeleri durmaksızın değişen yaşamdan iğrenmeleri,  bugünkü koşullarda doğru değildir. Ama toplumdan dışlanan ve yeryüzünde ne kendisine ne de başkalarına yarayacak bir şey yapabilen bir mutsuz, talihin ve benzerlerinin elinden alamayacağı bir tür mutluluk  bulur.

 

Bu mutluluğun herkesçe ya da her durumda duyulmayacağı kesindir. Yüreğin erinç içinde olması, o erincin hiçbir tutkuyla bozulmaması gerekir; duyumsayanın  ruh olarak hazır bulunması ve çevrenin de yardımı koşulu vardır; ne kesin bir dinlenme, ne de telâş durumu; ama sarsıntısız ve kesintisiz, ılımlı ve tekdüze bir devinim ister. Devinimsiz yaşam, ancak baygınlık türünden bir uykudur. Devinim çok yeğin ya da süreksiz olursa uyandırır; çevremizi bize anımsatmakla düşlemin büyüsünü bozar ve sanki bizi kendimizden ayırıp yeniden yazgının ve insanların boyunduruğu altına koyarak dertlerimizi yeniden duyumsatır. Kesin bir dinginlik, üzünç verir; bir tür ölümdür; o zaman neşeli bir imgelemin yardmına gereksinme duyulur; bu yardım da Tanrının esirgemediklerine doğal olarak yetişir. Dışarıdan kaynaklanmayan devinim, o zaman kendimizde olur. Dinlenme tam olmaz, ama daha hoş olur; çünkü hafif ve tatlı düşünceler ruhun özünü sarsmayıp yalnızca yüzeyine sürünür gibi olur. O düşüncelerin kendimizi anımsatacak ve dertlerimizi unutturacak oranda olmaları yeter. Bu türlü düşlemler, kimsenin rahatsız edemeyeceği her yerde zevk verebilir; çoğu zaman, Bastille'de ya da gözümü hiçbir şeyin çekmediği bir zindanda bile, tatlı tatlı düşlemlere dalabileceğimi düşünmüşümdür. Ancak, açık söylemeliyim ki, bu, doğal olarak dünyadan yalıtılmış, her şeyin bana güzel tablolar olarak göründüğü, orada yaşayan birkaç kişinin benim sürekli ilgimi çekecek denli çekici olmaksızın içten bir topluluk oluşturdukları ve bütün gün engelsiz, hiçbir güçlüğe uğramadan, istediğim gibi davranabildiğim ya da kendimi tembelliğe bırakabildiğim bir ıssız ve bereketli adada, daha iyi, daha hoş düşlemlere dalınabiliyordu. Kendisini en çirkin şeyler arasında bile güzel düşlemlerle beslemesini bilerek, duyarlığına gerçekten dokunan her şeyin yardımıyla istediği gibi duyan bir düşlemci için, bu fırsat pek uygundu. Uzun ve zevkli bir düş kurma döneminden sonra, çevremde yeşillik, çiçek ve kuşlar görüp gözlerimi billûr gibi suları çevreleyen masalımsı kıyılar üzerinde gezdirdiğim zaman, bütün bu sevimli görünümü düşlemlerime mal eder ve yavaş yavaş kendime gelince, düşlemle gerçeğin ayrıldığı yeri bilemez olurdum; çünkü her şey, bu güzel yerde geçirdiğim yaşamı tatlılaştırmaya yardım ederdi. O yaşamı yeniden yaşasam; ömrümü, kaç yıldır başıma biriktirmekten zevk aldıkları yıkımları anımsatacak  hiç kimseyi görmemek ve bir daha çıkmamak üzere bu sevgili adada tamamlayabilsem; ben orada bu insanları hemen unuturdum, ama, sanırım onlar beni unutmazlardı; bununla birlikte, gelip beni rahatsız edemeyeceklerine göre, ne önemi var? Toplumsal yaşamın doğurduğu bütün dünya tutkularından kurtulan ruhum, bu havanın üstüne yükselmeye koyulur ve yakında katılacağını umduğu ölümsüz ruha, daha önceden karışır. Bilirim ki insanlar, beni bırakmak istemedikleri böyle hoş bir sığınağa bir daha sokmamaya çalışırlar. Ama her gün imgelemimin kanatları üstünde gidip hâlâ oradaymışım gibi zevk almama engel olamazlar. Orada yapacağım en tatlı şey istediğim gibi düşleme dalmaktır. Orada olduğumu düşlemlemekle aynı şeyi yapmıyor muyum? Daha ileri gidiyorum: Değişmez, soyut bir düşleme, onu canlandıran betimlemeler de katıyorum. Kendimden geçtiğim sıralarda o betimlemelerin anlamını anlayamazken, düşlemlerim derinleştikçe, daha renkli görünüyorlar. Dahası, onların içinde, gerçekten bulunduğum zamandan daha çok bulunuyorum; yazıklanacak nokta şu ki, imgelem ateşini yitirdikçe bu duygu daha zorlu ve daha kısa olur. Ne yazık; onu en az gördüğümüz zaman, ten kafesimizden kurtulma anının yaklaştığı zamandır!

 

 JEAN-JACQUES ROUSSEA, YALNIZ GEZERİN DÜŞLEMLERİ

 

 
1- BU SİTE TAMAMEN BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR VE BİLGİLERİN GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMA İHTİMALİ VARDIR.
2- BU SİTE RESMİ BİR SİTE DEĞİL, KİŞİSEL BİR SİTEDİR.
3- YANLIŞLIKLA DA OLSA VERİLEBİLECEK HATALI BİLGİLER DOLAYISIYLA www.ygslyssistemi.com YÖNETİMİ HİÇ BİR SORUMLULUK KABUL ETMEZ.
4- SİTEMİZDEN EDİNDİĞİNİZ TÜM BİLGİLERİ MUTLAKA RESMİ KAYNAKLARDAN DA KONTROL EDİNİZ.
5- SİTEMİZDEKİ DİĞER SINAVLAR KISMI SADECE BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. YGS LYS HARİCİNDEKİ SINAVLARLA İLGİLİ SORU SORMAYINIZ.
6- HİÇ BİR KULLANICI SİTEMİZDEKİ BİLGİLERDEN DOLAYI HERHANGİ BİR ZARARA UĞRADIĞI YÖNÜNDE ŞİKAYETTE BULUNAMAZ.
ASLOLAN RESMİ KAYNAKLARDAN ELDE EDİLEN BİLGİLERDİR. BURADA VERİLMİŞ OLAN BAZI PRATİK BİLGİLERİN OLASI YANLIŞLIĞI YA DA GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMASI NEDENİYLE MAĞDUR OLMAMAK İÇİN LÜTFEN RESMİ KAYNAKLARA BAKINIZ.
7- BU SİTEYİ ZİYARET EDEN TÜM ZİYARETÇİLERİ BU UYARILARI OKUMUŞ KABUL ETMEKTEYİZ..

www.ygslyssistemi.com başarılar diler.......

Makale Arşivi

copyrite© ygslyssistemi.com
Her hakkı saklıdır. Yayınlanan makalelerin bir kısmı ya da tamamı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.