Psikoloji Tarihi

İslam Ansiklopedisi A

İslam Ansiklopedisi B

Cemil Meriç

Karen Horney

PDR Notları






 
ANTALYA, BURSA, İSTANBUL VE KONYA'DAKİ ADAYLAR! SINAV KAYGISINDAN KURTULMAK İÇİN PROFESYONEL DESTEK ALABİLİRSİNİZ TIKLAYIN

TÜRK HALK EDEBİYATI HAKKINDA DETAYLI BİLGİLER BİLGİLER ( İSLAM ÖNCESİ-SONRASI)

Alm.
Volksliteratur (f), Fr. Litterature (f), Populaire, İng. folk literature. Türk ulusları (boyları) içinde, sözlü olarak manzum ve mensur bir şekilde yaşayıp gelen, zamanla yazıya geçirilen, anonim ve ferdî olmak üzere çeşitli sahalarda görülegelen, yüksek zümre edebiyatı dışında kalan edebiyat.
Bir milletin fertleri bütün olarak halkı meydana getirdiğine göre, Türk edebiyâtı da halk içinde bütünlük teşkil eder. Daha çok dil yönünden ayrılık ele alınarak yüksek zümrenin meydâna getirdiği edebiyât, halk edebiyatı dışında gibi görünürse de gerçekte bu edebiyatın yazıya geçirilmesi "dîvân" kelimesinin ortaya çıkmasına sebeb olmuştur.
Dîvân, yazılmış defter mânâsına geldiğine göre, klasik edebiyâtımızdaki şâir ve yazarlar için kullanılması gâyet tabiîdir. Üstelik halk zevkinin pekçok akisleri yazılı edebiyâtımızda mevcuttu. Tanzimâttan sonra görülen Halk Edebiyatı tâbiri ile millet içinde sözlü olarak sürüp gelen bir edebiyat kasdedilmiş ve her millette olduğu gibi, bizde de bu mahsûlün toplanması yoluna gidilmişti. Wilhelm Radloff, İgnace Kunoş, Paul Sebillat, Von Gennep, Edmond Saussey gibi araştırıcılar sâyesinde bu mahsüller toplandı ve Litteratüre Populaire, yâni "Halk Edebiyatı" olarak adlandırıldı. Bunları, aynı isim altında araştırma yapan başka ilim adamları takib etti.
Türk Milleti, târihin kaydedemediği kadar eski zamanlardan beri millet hayâtı yaşadı, çeşitli medeniyet dâirelerine girdi ve kendi târihini yazarak ilk metinlerini daha sekizinci yüzyılda ortaya koydu. Ayrıca yazıya geçmeden önce ve yazılı edebiyattan sonra, millî-sözlü bir edebiyât devâm etti. Hangi medeniyet dâiresine girerse girsin, bâzı değişikliklerle millî ve sözlülük vasfını birlikte günümüze getirmesini bildi.
İslâmlıktan önceki Türk Halk Edebiyâtı:
 Türk halk edebiyatı, İslâmiyetten önce ve sonra olmak üzere ikiye ayrılmıştır. İslâmiyetten önceki edebiyâtımız daha çok destanlar devri mahsulleri (ürünleri) olarak görüldü. Bu devir edebiyatı mûsikiyle birlikte yürüdü. Kamlar ve baksı (bahşı)ların mühim bir yeri vardı. Hemen her Türk topluluğu (ulusu) kam ve baksıların ilâhî bir kaynaktan geldiği inancındaydı. Bu bakımdan her türlü âyinde kamlar ve baksılar bulunur ve kopuzları eşliğinde dînî-sihirbâzâne şiirler terennüm edilirdi. Hükümdâr sarayında da yer alan bu şahıslar ve baksılar ayrıca hekimlik gibi bir vazifeyi yerine getirirler, kâhin ve sihirbaz olarak efsun ve sihirle de uğraşırlardı.
İslâmiyetten önce Türklerde gerek nazım şekli, gerekse tür olarak; koşug, kojan (koşan), koşma, takşut, takmak, ır veya yır, küg, şlok, padak, kavi, baş veya başik gibi şiirle ilgili olan, bâzısı Sanskritçeden gelen tâbirler vardır. Yine bu devirle ilgili olarak; Aprınçu Tigin, Kül Tarkan, Sıngku Seli Tutung, Ki-ki, Prat-yaya-şiri, Asıg Tutung, Çusuya Tutung, Kalım Keyşi ve Çuçu gibi şâirler görülmektedir.
Baksı ve kamların kopuz eşliğinde anonim veya ferdî olarak okudukları şiirlerin yanında; destanlar, atasözleri ve bilmecelere de rastlandı. Hele destanlar, bu devir edebiyatında mühim bir yer tuttu. Bu devrin belli başlı destanları; Yaratılış, Saka, Hun-Oğuz, Siyenpi, Göktürk ve Uygur destanlarıdır.
İslâmlıktan sonraki Türk halk edebiyâtı:
İslâmiyetten sonra Türk halk edebiyâtında bir genişlik ve canlılık görüldü. Anonim edebiyatımız; destan, hikâye, masal, efsâne, atasözü, bilmece, latîfe-fıkra, türkü, mâni ve ninni gibi türlerle devâm etti. Buna paralel olarak dînî bir edebiyat doğdu. Ayrıca tekke ve âşık edebiyâtı ortaya çıktı. Bunun yanında doğu milletlerinin edebiyatlarından gelen, bilhassa İran tesirinde bir yazılı edebiyat gelişti. Bu edebiyat daha çok destan ve masal ağırlıklıdır. Bu devirde halk edebiyâtı mahsulleri, kısmen de olsa, yazıya geçirilmeye başlandı, yer yer divan edebiyâtı ile alışverişler oldu. Ancak halk edebiyatını divan edebiyatından ayıran özellikler de vardı. Bunların başında vezin gelir. Türkler eski devirlerden beri hece veznini kullanırlardı. Bilindiği gibi Türk millî vezni mısralardaki hece sayısı eşitliliğine dayanmaktadır. Karahanlılar devrinde hece vezninin, dokuz hecelisi dışında, beş heceliden başlayarak on beş heceliye kadar olmak üzere çeşitli şekilleri vardı. Hece sayısının fazla olduğu ölçülerde ise duraklar bulunuyordu.
Kâfiye bakımından ise Türk halk edebiyâtında çoklukla yarım kâfiye kullanılmış olmakla birlikte diğer kâfiye çeşitlerine de yer veriliyordu. Ancak yarım kâfiyenin şâire kazandırdığı bir serbestlik vardı. Bu da mânânın daha düzgün ve kuvvetli olmasına yardım ediyordu. Bunun yanında redifler de mühim bir yer tutuyordu.
Yüzyıllara göre Türk halk edebiyatı (atasözleri, nasihat, hikmetler, halk hikâyeleri, anonim hikâyeler, efsâneler, masallar): 
İslâmiyetten sonra Türklerde divan edebiyâtı ile halk edebiyatı birbirlerine oldukça yakındır. Ayrılık sâdece vezin ve kâfiyede görülürdü. İlk İslâmî eserlerimizden olan Kutadgu Bilig'de tecrübeye dayanan ve millet hayatı içinden süzülüp gelen pekçok atasözüne rastlandı. Aslında bu durum 8. yüzyılda Orhun Yazıtları'nda da görüldü. Aynı şekilde Dîvânü Lûgati't-Türk'te de bu husus ihmâl edilmez ve bir hayli halk edebiyatı mahsülüne yer verildi.
Kutadgu Bilig'in nasîhat tarzında, devlet idâresine yer veren bir eser oluşu, daha sonra buna benzer eserlerin ortaya çıkmasına sebeb oldu. On ikinci yüzyıl eserlerinden olan Yüknekli Edib Ahmed'in Atâbetü'l-Hakâyık'ı da, Kutadgu Bilig'e nisbetle çok küçük olmasına rağmen nasîhat türünden bir eserdir ve vezin bakımından her iki eserde de Şehnâme vezni kullanıldı. On ikinci yüzyıl şâirlerinden olan Ahmed Yesevî'nin Hikmetler'i yine bu konudaki eserlerin başında gelirdi. Ancak Hoca Ahmed Yesevî, eserindeki manzûmelerin çoğunda hece veznini kullandı; bunları hecenin 4+4+4=12'li vezni ile yazdı ve bir tarîkata bağlı olması bakımından, tekke edebiyâtı içinde yer aldı.
On üçüncü yüzyılda Türk halk edebiyâtı varlığını sözlü olarak devâm ettirdi. Moğol istilâları yüzünden halk sefil düştü ve göç hayatı başladı. Bu istîlânın önünden kaçıp gelen Türk halkı, 13. yüzyılda derdini dindirme yoluna gitti; Mevlevî ve Bektaşî gibi tarîkatların içinde yer aldı. Büyük bir karışıklığın içine düşen halkın, aydınlatılmaya muhtâc olduğundan, doğudan gelen Yesevî dervişleri yanında Mevlevî ve Bektâşî dergahlarında terbiyesi yoluna gidildi. Dînî heyecânın ve cihad rûhunun baskın çıkması bu alp ruhlu milleti yeni eserler ortaya koymaya sevk etti. Böylece, Peygamber efendimiz ve Eshâbının hallerini, Emevî, Abbasî, Karahanlı ve Selçuklu menkıbe ve destanlarını konu edinen kahramanlık eserleri ortaya çıktı. Ebû Müslim Horasânî, Hamzanâme, Battalnâme, Dânişmendnâme, Oğuznâme gibi kahramanlık eserleri bunlardan bâzılarıdır.
Yine 14. yüzyılın başlarında Yûsuf-ı Meddah tarafından yazılan Varaka ve Gülşah mesnevîsi romantik bir aşk hikâyesidir. Aslında halk hikâyeleri, edebiyâtımızda bir hayli fazla olup daha çok 16. yüzyıldan sonra teşekkül etmişlerdir. Bunlar içinde âşıkların hayâtını konu edinen ve sevgiye yer veren Âşık Garib, Ercişli Emrah, Kerem ile Aslı, Karacaoğlan, Tufarganlı Abbas gibi romantik aşk hikâyeleri ilk akla gelenlerdir. Ayrıca Köroğlu gibi kahramanlık hikâyeleri vardır. Yaralı Mahmud, Necib ile Telli, Sürmeli Bey, Ali Şir ile Güllü, Latif Şah, Hasan Bey, Şehzâde Sencer gibi anonim hikâyeler de mevcuddu. Bunların pek çoğu içlerinde şiire (nazma) yer verdi. Bu hikâyeler "kara hikâye" olarak adlandırılırlar.
Bütün bunların yanında yaratılışın sırrını sebeplere bağlamaya çalışan; destan, masal, hikâye gibi unsurlarla beslenen; daha ziyâde mahallî olan efsânelerin anonim halk edebiyatımızda mühim yerleri vardır. Efsâneler daha çok inancı ilgilendirirler, fakat hurâfelerle, bâtıllarla içiçedirler. Bu türler anlatışta masal veya hikâye gibidirler, ancak fazla uzun değildirler.
Masallara gelince, Türk dünyâsı, sınırları çok geniş olduğundan, Arap, Fars, Hint, Çin gibi komşu milletlerden çok etkilendi. Anadolu'da yaşayan hikâye ve masallardaki bâzı motifler Tûtînâme'de yer aldı. Yine Celâleddîn-i Rûmî'nin (1204-1273) Mesnevî'sinde yer alan hikâye ve masallarda tamâmen Türk yaşayışı ve hayat tarzı işlendi. Türklerin, bulunduğu bölgenin durumu gereği, Çin ve Hint kültür ve geleneği ile temasları olmuştu. Bu durum Altun Yaruk (dokuzuncu yüzyıl) ile Palyanamkara, Papamkara hikâyelerinde görülmektedir. Bunlardan ilki Çince, ikincisi ise Sanskritçeden Çince yolu ile geldi. Yine, yabancı Hint ve İran kaynaklarından gelen ve edebiyatımızda yer alan mensur Kelile ve Dimne ile Marzubannâme çevirileri görüldü.
Masalların daha ziyâde sözlü gelenekte kalması, kültürümüzün bu yönü ile kaybolmasına ve zamanla ortaya çıkan değişikliklerin zaptedilememesine sebeb oldu. Masallar sözlü ve yazılı olmak üzere iki yönde varlıklarını devâm ettirdi. Yazıya geçirilen metinlerin başında on üçüncü yüzyılda zaptedilen Ahmed Harâmî Destanı, 16. yüzyılda Lâmiî Çelebi'nin Letâif'i, Ali Aziz Efendinin 1796 yılında tamamlanan Muhayyelât'ı görüldü. Buna ek olarak on dört masalı ihtivâ eden ve kimin tarafından kaleme alındığı bilinmeyen 1898 yıllarında George Jakob'un gördüğü Billûr Köşk adlı masal kitâbı vardır. Masal derlemelerinde 20. yüzyıl içinde, diğer asırlara nisbetle daha da ileri gidilmiş ve çeşitli araştırmalar yapılmıştır.
Tekke edebiyatı:
Hoca Ahmed Yesevî ile görülmeye başlayan tekke edebiyâtı, 13.yüzyılda Yûnus Emre, 14. yüzyılda Said Emre ve Kaygusuz Abdal'la devâm etti. On beşinci yüzyılda Hacı Bayram-ı Velî (1332-1429), Eşrefoğlu Rûmî (ölm. 1469) gibi tasavvuf ehli olan kimselerin yanında, tekke edebiyâtı içinde tasavvufî halk şiirinin en önde gelen temsilcisi Kemâl Ümmî (ölm. 1475)dir. Bu şâirden başka, Yûnus Emre ve Âşık Paşa'nın tesiri görülen, şiirleri Yûnus'tan ayrılmayan ve Halvetiye tarîkatına mensûb olan Âşık Yûnus (ölm. 1440) ile Bursalı Dervîş Yûnus bu asrı dolduran diğer tekke şâirleridir.
On altıncı yüzyılda; Ahmed Sârban (ölm. 1545), Üftâde (ölm. 1570) ve Ümmî Sinân (ölm. 1568) tekke şiirinin belli başlı temsilcileridir. Yine bu asırda sâde ve açık bir dil kullanan, Osmanlı düşmanı ve Şah taraftârı, kızılbaş, isyânkâr şâir Pîr Sultân Abdal da kuvvetli bir şâirdir. On yedinci yüzyılda ise bu edebiyâtı devâm ettiren belli başlı şâirler; Halvetiyye tarîkatının Mısriyye kolunu kuran Niyâzî-i Mısrî ile Sinân-ı Ümmî (ölm. 1664) veÜftâde'nin talebesi Azîz Mahmûd Hüdâî olup, her birinin çeşitli eserleri yanında dîvânları da vardır.
On sekizinci yüzyılda tekke edebiyâtının en mühim şâiri Gülşenî Şeyhi olan Sezâî Efendidir. Sezâî, asıl adı Hasan olup Edirne'de yerleşti ve 1738 yılında öldü. Şiirlerinin büyük bir kısmını arûzla söylemiş olup dili açıktı. Ayrıca yine aruzla yazan İbrahim Hakkı Erzurûmî (ölm. 1772)yi de tekke şâirleri arasında saymak gerekir.
Âşık edebiyatı:
Âşık edebiyâtı, Türk edebiyâtı içinde İslâm öncesi devreden günümüze gelen; önceleri kopuz eşliğinde şiirler söyleyen halk arasında büyük bir yeri olan, yerine göre hekim, sihirbaz, yerine göre şâir-mûsikîşinas olan kamlar ve bahşıların bir devâmı gibidir. Ancak İslâmiyet sihri ortadan kaldırdığı ve modern hekimliğin yolunu gösterdiği için bu "kopuz çalan, mûsikîşinas kamlar, İslâm medeniyeti dâiresine geçtikten sonra eski îtibârını kaybetti, "saz çalan ozan" durumuna geçtiler. "Bahşı" ise sonradan, daha ziyâde Timurlular devletinde "kâtip" yerine kullanıldı.
Bu şâirlerin zaman zaman ordu içinden yetişmeleri, saraya yakınlıkları ve bâzı paşaların halk şiiri ile yazıp söylemeleri, divan ve halk edebiyâtını da birbirine yakınlaştırdı. Bu bakımdan Türk edebiyâtı içinde 17. yüzyılda bir "mahallîleşme akımı" başladı. Bu asrın divan şâirleri açık Türkçe ile şiirler yazdıkları gibi, halk şâirleri de divan şiiri tarzında yazdılar ve eserlerinde klasik edebiyatın dilini kullanmaktan çekinmediler. Bu yakınlaşmanın sonucunda 18. yüzyıl şâirlerinden Nedîm ve Şeyh Gâlib gibi divan edebiyâtının büyük şâirleri, dîvânlarında yer verdikleri, türküler bile yazdılar.
Âşık edebiyâtında her şâir, şiirlerini sazla söylememiş ve her eline saz alan da şâir olamamıştır. Gerçekte âşık sınıfı, şehir hayâtının ortaya çıkardığı bir zümredir. Bu sebeple bunlar muntazam bir teşkilâta sâhib oldular. Esnaf teşekküllerinde çıraklığın önemi büyüktür. Bu sebeple saz şâirleri belirli terbiye ve tahsilden geçtiler, usta-çırak usûlüyle yetiştiler, zamanı gelince usta tarafından fasıllara alındılar. Diğer taraftan bu zaman zarfında, şehir hayâtının kültür havası içinde İslâm târihine, evliyâ menkıbelerine, şiire ve mûsikîye, klâsik edebiyatta kullanılan motiflere âit bilgiler edindiler; bunun da ötesinde, Mevlânâ, Hâfız, Sâdî gibi şâirlerin eserlerine yabancı kalmadılar. Hattâ bunlardan tahsil görüp kâtiplik yapanlar bile vardır. Önceleri sâdece saz çalan bu şâirler, sonraları sazın yanında çöğür denen çalgı âletini de kullanmışlardır. Şehir hayâtı dışında, köy ve kasabalarda, aşîretlerde yetişen, zaman zaman şehir âşıkları ile buluşan böylece bilgi ve görgüsünü arttıran köy ve aşiret şâirleri de vardı. Bütün bunlar, klâsik edebiyata paralel olarak, âşık tarzı ve âşık şiiri denen, kendi nevi içinde klâsikleşmiş bir durum gösteren âşık edebiyâtının doğmasına sebeb oldu. Böylece bu edebiyât mahsullerinin toplandığı, halk arasında şiir meraklılarının meydana getirdiği "cönk"ler (sığır dili, şiir mecmuası, bir çeşit antoloji) ortaya çıktı. Cönkler, az çok âşık edebiyâtına kaynaklık ettikleri gibi divan şiirine de yer verdi. (Bkz. Cönk)
Âşıklar, yâni saz şâirleri hakkında, başta divan şâirleri olmak üzere halkın ve âşıkların da çeşitli görüşleri vardır. Yüksek zümre edebiyatına mensup şâir ve yazarlar, âşıkları küçük gördüler bu îtibârla tezkirelerde şiirlerine yer vermediler. Bir kısım halk; saz şâirleri olan âşıkları "Hak âşıkları" ile karıştırmış, bu yüzden onların ilhâm olarak ilâhî bir kaynağa bağlı olduklarına inanmıştır. Âşıklar da kendilerini kalem şuarâsına karşı; irticâlen, yâni düşünmeden, gönlünden doğduğu gibi, diline geldiği şekilde, saz eşliğinde ve bir topluluk karşısında söylemek yönlerinden üstün gördüler.
Yüzyıllara göre ele aldığımız zaman âşık edebiyâtı şâirlerinin, 15. yüzyılın sonlarında ve 16. yüzyılın başlarında ortaya çıktıklarını görürüz. Bu devirde yaşayan bahşı ve ozan adlı şâirler edebiyâtımızda, bilindiği kadarı ile bunların ilk temsilcileridir. Asıl 16. yüzyılda; Kul Mehmed, Öksüz Dede, Hayâlî ve Köroğlu meşhur saz şâirleridir.
On yedinci yüzyılda Âşık Edebiyâtı bir hayli şâir yetiştirdi. Bunların başında Karacaoğlan gelmektedir. Ayrıca, Âşık Ömer, Kâtibi, Gevherî, Kuloğlu, Kayıkçı Kul Mustafa bu yüzyılın dirâyetli halk şâirleridir. Bunlardan Âşık Ömer ve Gevherî kâtiplik yapmış dîvân sâhibi şâirler olup aruz vezniyle de şiirler yazdılar.
On sekizinci yüzyılın saz şâirleri bir önceki asra nisbetle azdır. Bu asırda Ermeniler arasından saz şâirleri çıktı. Aşug olarak anılan bu şâirlerin önde gelenleri Âşık Vartan ile Recnûnî'dir. On dokuzuncu yüzyılda ise Erzurumlu Emrah, Dertli, Bayburtlu Zihnî, Seyrânî ve Dadaloğlu gibi kuvvetli şâirler vardır. Bunların çoğu aruz vezni ile de şiirler yazdılar. Cumhûriyet devrinde halk şâirlerine gösterilen ilgi azalmışsa da son zamanlarda îtîbâr görmeye başladılar.
Âşık edebiyatı nazım şekilleri olarak koşma, destan, semâî ve varsağı kullanırken; nazım türü olarak da güzelleme, taşlama, koçaklama ile ağıtı görürüz. Tekke edebiyâtının nazım türleri ise ilâhî, nefes, nutuk, devriye ile şathiyyât-ı sûfiyânedir. Ayrıca halk şiiri nazım şekillerinin bâzıları aruz vezni ile yazıldı. Bunlar; dîvân, semâî, kalenderî, selis, santranç ve vezn-i âhardır.
Bunların dışında anonim olan, mânî ve türkü gibi nazım şekilleri vardır. Mânî ve türküye nazım türü de denilebilir. Yine anonim edebiyat içinde ninni gibi manzum olan; atasözü, tekerleme, bilmece gibi seci tarafı ağır basan yarı manzum türler de görüldü. Bu türler de Türk halk edebiyâtı içinde eskiden beri yer aldı. Atasözlerinin toplandığı durub-ı emsâl adı ile anılan mecmûalar ortaya kondu. Dede Korkut gibi pekçok edebiyat malzemesinde atasözlerine yer verildi. Yerine göre divan şâirleri şiirlerinde atasözlerini kullandılar. Tekerlemeler ise, başlı başına kullanıldığı gibi, masal ve halk hikâyelerinin başlarında yer aldı.
KAYNAK: REHBER ANSİKLOPEDİSİ, 8. CİLT

 
1- BU SİTE TAMAMEN BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR VE BİLGİLERİN GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMA İHTİMALİ VARDIR.
2- BU SİTE RESMİ BİR SİTE DEĞİL, KİŞİSEL BİR SİTEDİR.
3- YANLIŞLIKLA DA OLSA VERİLEBİLECEK HATALI BİLGİLER DOLAYISIYLA www.ygslyssistemi.com YÖNETİMİ HİÇ BİR SORUMLULUK KABUL ETMEZ.
4- SİTEMİZDEN EDİNDİĞİNİZ TÜM BİLGİLERİ MUTLAKA RESMİ KAYNAKLARDAN DA KONTROL EDİNİZ.
5- SİTEMİZDEKİ DİĞER SINAVLAR KISMI SADECE BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. YGS LYS HARİCİNDEKİ SINAVLARLA İLGİLİ SORU SORMAYINIZ.
6- HİÇ BİR KULLANICI SİTEMİZDEKİ BİLGİLERDEN DOLAYI HERHANGİ BİR ZARARA UĞRADIĞI YÖNÜNDE ŞİKAYETTE BULUNAMAZ.
ASLOLAN RESMİ KAYNAKLARDAN ELDE EDİLEN BİLGİLERDİR. BURADA VERİLMİŞ OLAN BAZI PRATİK BİLGİLERİN OLASI YANLIŞLIĞI YA DA GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMASI NEDENİYLE MAĞDUR OLMAMAK İÇİN LÜTFEN RESMİ KAYNAKLARA BAKINIZ.
7- BU SİTEYİ ZİYARET EDEN TÜM ZİYARETÇİLERİ BU UYARILARI OKUMUŞ KABUL ETMEKTEYİZ..

www.ygslyssistemi.com başarılar diler.......

Makale Arşivi

copyrite© ygslyssistemi.com
Her hakkı saklıdır. Yayınlanan makalelerin bir kısmı ya da tamamı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.