Psikoloji Tarihi

İslam Ansiklopedisi A

İslam Ansiklopedisi B

Cemil Meriç

Karen Horney

PDR Notları






 
ANTALYA, BURSA, İSTANBUL VE KONYA'DAKİ ADAYLAR! SINAV KAYGISINDAN KURTULMAK İÇİN PROFESYONEL DESTEK ALABİLİRSİNİZ TIKLAYIN

BUHÂRÎ, MUHAMMED B. İSMAİL KİMDİR?

Ebû Abdillâh Muhammed b. Ismâîl b. İbrâhîm el-Cu'fî el-Buhârî (ö. 256/870) Kur'ân-ı Kerîm'den sonra en güvenilir kitap kabul edilen el - Câmi cu 'ş - şahîh adlı eseriyle tanınmış büyük muhaddis.
13 Şevval 194 (20 Temmuz 810) Cuma günü Buhara'da doğdu. Dedesinin dedesi olan Berdizbeh Mecûsî idi. Onun oğlu Mugîre, Buhara Valisi Cu'feli Yemân vasıtasıyla müslüman oldu. Buhâri bundan dolayı Cu'fî nisbesiyle de anılmıştır. Dedesi İbrahim hakkında fazla bilgi bulunmamakla beraber babası İsmail'in Mâlik b. Enes ve Abdullah b. Mübârek gibi âlimlerden hadis öğrenen bir kişi olduğu bilinmekte ve Buhâri henüz çocukken vefat ettiği, hadise dair bazı kitaplarının oğluna intikal ettiği anlaşılmaktadır. Annesinin ise duası makbul dindar bir kadın olduğu zikredilmektedir.
Buhâri on yaşına doğru Muhammed b. Selâm el-Bîkendî, Abdullah b. Muham­med el-Müsnedî gibi Buharalı muhaddislerden hadis öğrenmeye başladı. On bir yaşlarında iken hocası Dâhilî'nin ri­vayet sırasında yaptığı bazı hataları tas­hih etmesiyle dikkatleri çekti. On altı ya­şına geldiği zaman İbnü'l-Mübârek ve Vekr b. Cerrâh'ın kitaplarını tamamen ezberlemişti. Bu sırada annesi ve karde­şi Ahmed ile birlikte hacca gitti. Hac son­rası onlar memleketlerine döndükleri halde Buhâri Mekke'de kaldı ve Hallâd b. Yahya, Humeydî gibi âlimlerden ha­dis tahsil etti. Daha sonra bu maksatla ilim merkezlerini dolaşmaya başladı. Bu merkezler alfabetik olarak şöyle sırala­nabilir: Bağdat'a sekiz defadan fazla git­ti ve her seferinde Ahmed b. Hanbel ile görüşüp ondan faydalandı. Basra'ya dört veya beş defa gitti; orada Ebû Âsim en-Nebîl, Ensârî diye tanınan Basra ka­dısı Muhammed b. Abdullah ve Haccâc Minhâl gibi muhaddislerden istifade etti. Mekkî b. İbrâhim, Kuteybe b. Saîd vb. âlimlerden hadis dinlemek için Belh'e birkaç defa gitti ve Belhliler'in isteği üzerine onlara kendilerinden ilim tahsil ettiği 1000 hocadan birer hadis yazdır­dı. Dımaşk'ta Ebû Müshir'den hadis öğ­rendi. Hicaz'da altı yıl kaldı. Humus'a git­ti. Kûfe'ye birçok defa seyahat ederek Âdem b. Ebû İyâs, Ubeydullah b. Mûsâ, Ebû Nuaym Fazl b. Dükeyn gibi muhad­dislerden hadis dinledi. Medine'de İs- mâil b. Ebû Üveys, Merv'de Abdan b. Os­man, iki defa gittiği Mısır'da Saîd b. Ebû Meryem, Abdullah b. Yûsuf ve Asbağ b. Ferec gibi hocalardan hadis tahsil et­ti. İlk defa 209'da (824), son olarak da 250'de (864) gittiği ve beş yıl süreyle ha­dis okuttuğu Nîşâbur'da Yahya b. Yah- yâ el-Minkarî gibi hadis hafızlarından faydalandı. Buhâri kendilerinden hadis yazdığı muhaddislerin sayısının 1080 ol­duğunu söyler (Zehebî, Aclâmun-nübelâ*, XII, 395). Tek nüshası İrlanda'da bulunan (Chester Beatty, nr. 5165/ 1,11 varak) İbn Mende'ye (ö. 395/1005) ait Tesmiye- tü'l-meşâyih ellezîrıe yervî canhüm el- tmâm Ebû'Abdillâh Muhammed b. İs- mâ'îl el-Buhârîadlı eserde, Buhâri'nin el - Câmic us-şahîh'te rivayette bulun­duğu hocalarından 309 muhaddisin adı, yaşadıkları şehirler ve ölüm tarihleri ve­rilmektedir (A. ). Arberry bu risâleyi ta­nıttıktan sonra söz konusu muhaddislere ait listeyi İngilizce olarak yayımlamıştır |bk. bibi.]). Ancak el-Câmicu'ş-şahîh'tek\ rivayetlerin Buhâri'nin derlediği yüz bin­lerce hadisin pek az bir bölümünü teşkil ettiğini de gözden uzak tutmamalıdır. Meşhur talebesi Firebrî, el-Câmi'u ş- şahîh'iBuhârFden 90.000 talebenin din­lediğini söylemektedir. En tanınmış di­ğer talebeleri ise İmam Müslim, Tirmi- zî, Ebû Hâtim, Ebû Zür'a er-Râzî, Mu­hammed b. Nasr el-Mervezî, Sâlih Ce- zere, İbn Huzeyme gibi muhaddislerdir.
Buhâri'nin uzun seyahatleri sonunda derlediği hadislerle geniş bir kütüpha­ne meydana getirdiği ve seyahatleri es­nasında kitaplarını imkân nisbetinde ya­nında taşıdığı anlaşılmaktadır. Câriyesi- nin, odasında adım atacak yer bulunma­dığından şikâyet etmesi, bir gece uyu- mayıp o güne kadar yazdığı hadisleri he­sapladığını ve senedleri muttasıl 200.000 hadis kaydetmiş olduğunu söylemesi de bunu göstermektedir (Zehebî, A'lâmun- rıübela, XII, 41 1, 412, 452). Yazdığı ha­dislerin kitaplarda kalmayıp onları hâ- fızasına nakşettiğini gösteren en iyi örn'eklerden biri Bağdat'ta verdiği imtihandır. İbn Adî'nin rivayetine göre, Buharinin Bağdat'a geldiğini duyan muhaddisler 100 hadisin sened ve metin­lerini birbirine karıştırarak bunları on kişiye verdiler ve onlara Buhârî toplantı yerine gelince bu hadisleri sırayla sormalarını söylediler. Bu on kişi tesbit edi- en hadisleri çeşitli İslâm ülkelerinden gelmiş olan muhaddislerin huzurunda okuyarak bunların mahiyeti hakkında bilgi istediler. Buhârî onlara bu hadislelerin hiçbirini okunduğu şekliyle bilmedi­ğini belirttikten sonra, ilk soruyu yönel­ten kimseden başlayarak, sordukları ha­dislerin sened ve metinlerinin doğrusu­nu her birine ayrı ayrı söyledi. Buhârî hakkında tereddüdü olanlar onun nasıl bir hâfıza gücüne ve ne kadar geniş bir hadis kültürüne sahip olduğunu gördü­ler.
Buhârî ve Mihne Olayı. Kur ân-ı Kerîm'- in mahlûk oluşuyla ilgili olarak Mutezi­le tarafından ileri sürülen görüş (bk. hal- ku'1-kur'An), devletin de destek verme­siyle İslâm âlemini zor durumda bırak­mıştır. Ahmed b. Hanbel, muhafazakâr âlimler için bir imtihan vesilesi (fitne) olan bu olay karşısında büyük bir azim ve se­batla direnmiş, sonunda devletin des­teğini çekmesi üzerine Mu'tezüe davayı kaybetmiştir. Buna rağmen konu büs­bütün kapanmamış, İslâm âleminde sü­rüp giden bu tartışmalardan Buhârî de zarar görmüştür. İmam Müslim'in be­lirttiğine göre Buhârî Nîşâbur'a gittiğin­de halk kendisine çok itibar etmiş, onu iki üç günlük mesafede karşılamıştır. Nîşâbur'un tanınmış muhaddisi Muham­med b. Yahyâ ez-Zühlî halka Buhârî'yi karşılamasını tavsiye etmiş, ileri gelen âlimlerle birlikte kendisi de bizzat kar­şılamaya gitmiş ve talebelerine ona hiç­bir kelâm meselesini sormamalarını ten- bih etmiştir. Buna gerekçe olarak da Buhârî kendi görüşlerinin aksine bir fi­kir beyan edecek olursa aralarında ihti­lâf çıkacağını, o takdirde Horasan'daki bütün Hâricî, Râfizî, Cehmî ve Mürciî grupların kendilerine düşman olacağını söylemiştir. Yine Müslim'in belirttiğine göre BuhârFnin kaldığı ev ziyaretçilerle dolup taşmış, şehre gelişinin ikinci veya üçüncü günü bu ziyaretçilerden biri ona Kur'an'ın mahlûk olup olmadığını sor­muş, onun da, "Fiillerimiz mahlûktur; bir sözü ifade edişimiz de (Kuran met­nini okuyuşumuz) fiillerimizdendir'' de­mesi üzerine orada bulunanlar arasın­da büyük bir ihtilâf çıkmıştır. Buhârî'nin
Kur'an okumayı mahlûk saydığını iddia edenlerle bu iddiaya katılmayanlar kav­gaya tutuşmuş, bunun üzerine ziyaretçi­ler ev halkı tarafından dışarı çıkarılmış­tır. Bu konuda kendisine anlatılanları nakleden İbn AdFye göre ise Buhârî'yi kıskanan bir muhaddis onun Kur'an mahlûktur görüşünü benimsediğini id­dia ederek hadis talebelerini hocaları­nın kanaatini öğrenmeye teşvik etmiş, ancak Buhârî bu konuda fikrini soran kişiye cevap vermek istememiş, fakat onun üç defa ısrarla sormasından son­ra, "Kur'an Allah kelâmıdır, mahlûk de­ğildir; ancak kulların fiilleri (Kuranı oku­yuşları) mahlûktur; bu konuda soru sor­mak ise bid'attır" diye cevap vermiş, bu­nun üzerine ortalık karışmıştır. Sübkî'nin kanaatine göre muhaddis Zühlî, Kur'an metnini telaffuz etmenin mahlûk oldu­ğunu söyleyenlerin kendileriyle konuşul­maması gereken birer bid'atçı, bizzat metnin mahlûk olduğunu söyleyenlerin ise kâfir sayılacaklarını belirtirken Bu- hârî'ye muhalefet etmeyi düşünmemiş­tir. Eğer Zühlî Buhârfye muhalefet et­miş ve mahlûk olan dudaklardan çıkan sözün kadîm olduğunu ileri sürmüşse büyük bir günah işlemiştir. Zira gerek Zühlî ve Ahmed b. Hanbel, gerekse di­ğer büyük imamlar bu kabil münakaşa­lara dalmanın doğru olmayacağını ifade etmek istemişlerdir. Anlaşılan odur ki, bu konuda Halku et* âli'l-^ibâd adıyla bir de müstakil eser kaleme almış olan Buhârî bu ve benzeri itikadî konuları ge­rektiğinde konuşulacak meseleler ola­rak kabul etmektedir. Bu olaylardan son­ra muhaddis Ahmed b. Seleme Buhârî'yi ziyaret ederek ZühlFnin Nîşâbur'da belli bir yeri olduğunu, onun görüşlerine kim­senin karşı çıkamadığını söyledi ve bu durumda ne tavsiye edeceğini sordu. Buhârî de, "Ben işimi Allah'a havale edi­yorum; şüphesiz Allah kullarının her ha­lini görür" (el-Mü'min 40/44) mealin­deki âyeti okuyarak Nîşâbur'a bir men­faat elde etmek için gelmediğini, ken­disini kıskanan Zühlî'nin dedikodularına son vermek için hemen ertesi gün şehri terkedeceğini bildirdi (Buhârî'nin halku'l- Kur an meselesiyle ilgili görüşleri için bu maddenin "Akaide Dair Görüşleri" bölü­müne bakınız).
Buhârî Nîşâbur'dan sonra Merv'e git­ti. Kendisini yolda karşılayan şehrin ta­nınmış muhaddis ve fakihi Ahmed b. Seyyâr görüşlerinin isabetli olduğunu, fakat halkın anlayamayacağı konulara girmemesi gerektiğini söyledi. Buhârî de
kendisine iyi bildiği bir mesele soruldu­ğu zaman susmasının mümkün olmadı­ğını ifade etti. Daha sonra Merv'den Bu- hara'ya geçti.
Buhârî kendisinden ilim tahsil etmek isteyen herkese bildiğini esirgemeden vermesine rağmen devlet adamlarından uzak durur, onların saraylarına gitmeyi ilmi küçük düşüren bir davranış olarak kabul eder ve bu uğurda her zorluğa katlanmayı göze alırdı. Horasan Valisi Hâlid b. Ahmed ez-Zühlî ona bir adamı­nı göndererek el-Câmicu's-şahîh, et- Tâıîhu'l-kebîr ve diğer eserlerini ken­disinden dinlemeyi arzu ettiğini bildi­rince bu talebi reddetti. İlmi küçük dü­şüremeyeceğini, onu başkalarının aya­ğına götüremeyeceğini, gerçekten arzu ediyorsa hadis okuttuğu mescide -veya evine- gelmesini, bunu da istemiyorsa hadis okutmasını yasaklayabileceğini söyledi. Hz. Peygamber'in, "Kendisine sorulan şeyi öğretmekten kaçınan kim­senin ağzına ateşten gem vurulacağım" ifade eden hadisi sebebiyle ilmi kimse­den esirgemediğini de haber verdi. Bu­hara valisinin sadece kendi çocuklarına ders vermesi yolundaki isteğini de ilmi belli insanlara tahsis edemeyeceği ge­rekçesiyle reddetti. Bunun üzerine vali, yakın adamlarından bazılarının Buhârî-- nin Ehl-i sünnet görüşüyle bağdaşma­yan fikirlere sahip olduğunu iddia etme­lerini sağladı. Sonra da bu iddiaya da­yanarak onu kendi memleketinden sür­dü. Buhârî oradan Semerkant'a gitmek üzere yola çıktı. Semerkant'a 3 mil me­safede bulunan Hartenk kasabasındaki akrabalarını ziyaret etti. Fakat orada hastalandı ve Semerkant'a gidemedi. 256 yılının ramazan bayramı gecesi ve­fat etti, ertesi gün (1 Eylül 870 Cuma) orada toprağa verildi. Ailesi hakkında bütün bilinenler, Ahmed adında bir oğ­lu olduğu, evinde birkaç câriyesi bulun­duğundan ibarettir.
Şahsiyeti. Buhârî orta boylu olup zayıf ve ince bir yapıya sahipti. Birçok güzel huyu yanında az konuşması, başkaları­nın sahip olduğu imkânlara özenmeme­si gibi özellikleri de vardı. Yiyip içmeye önem vermezdi. Onun cömertliğini, dün­ya malına değer vermediğini ve yardım severliğini gösteren davranışları pek çok­tur. 25.000 dirhem alacaklı olduğu biri­ne karşı gösterdiği müsamaha dikkat çekicidir. Uzun zamandan beri borcunu ödemeyen bu şahıstan bazı idareciler vasıtasıyla alacağını tahsil etmesini tav­siye edenlere, "Ben onlardan yardım is­tersem onlar da benden işlerine geldiği gibi fetva vermemi isterler; dünya için dinimi satamam" demiştir. Fakat bazı dostlan ona rağmen bu konuyu yöneti­cilere söylediler. Buhârî bunu haber alın­ca ilgililere mektup yazarak borçluya bir kötülük yapılmamasını istedi ve onunla her yıl kendisine 10 dirhem ödemek üzere anlaşma yaptı. Buhârî'nin dünya işleriyle ilgilenmediği, şahsî işlerini bir adamının yürüttüğü kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır.
Buhârrnin ahlâkî faziletleri, tenkit et­tiği râviler hakkındaki son derece mu­tedil ve insaflı sözlerinde de görülür. Bir râvi için kullandığı en ağır cerh ifadele­ri, o kimsenin güvenilemeyecek kadar zayıf (münkerü'l-hadîs) olduğunu, muhad- dislerin onun hakkında fikir beyan et­mediğini (seketû anh) söylemekten iba­rettir. Hadis uydurmakla tanınan kim­seler hakkında bile yalancı (kezzâb) ifa­desini pek nâdir kullanmıştır. Gıybetten sakınarak kimseyi çekiştirmediğini söy­lemesi ve, "Allah Teâlâ'nm beni gıybet­ten dolayı hesaba çekmeyeceğini uma­rım" demesi bu konudaki titizliğini gös­termektedir. Bir gün hadis okuturken âmâ olan talebesi Ebû Ma'şer bir hadis­ten pek hoşlanmış olmalı ki başını, elini sallamaya başladı. Onun bu haline te­bessüm eden Buhârî, daha sonra bu te­bessümü ile Ebû Ma'şer'e haksızlık et­tiğini düşünerek ondan helâllik istedi.
Buhârî'nin oğlu gibi sevip ilgilendiği kâtibi Muhammed b. Ebû Hâtim, onun ok atmayı çok sevdiğini, yanında bulun­duğu uzun yıllar boyunca attığı oklardan sadece ikisinin hedefe isabet etmediği­ni ve bu hususta kimsenin onunla boy ölçüşemeyeceğini söylemektedir. Bazı ki­taplarda yer alan ahlâkî beyitleri ise onun şiir zevkini yansıtmaktadır.
Buhârî'yi yakından tanıyan âlimlerin takdirkâr ifadeleri, onun İlmî şahsiyeti ve otoritesi hakkında fikir vermektedir. Hocası Nuaym b. Hammâd ile muhad­dis Ya'küb b. İbrâhim ed-Devraki, "Buhâ­rî bu ümmetin fakihidir" derlerdi. Bas- ralı hocalarından Bündâr diye tanınan Muhammed b. Beşşâr Buhârî gibi bir âlim görmediğini ifade eder ve Buhârî Basra'ya gelince onunla iftihar ettiğini söylerdi. Hadis ve fıkıh ilimlerindeki de­rin bilgisiyle tanınan hocası İshak b. Râ- hûye muhaddislere, "Bu gençten hadis yazınız" diye tavsiyede bulunduktan son­ra eğer Buhârî Hasan-ı Basrî zamanın­da gelmiş olsaydı hadis ve fıkhı çok iyi bildiği için herkesin ona başvurmak zo­
runda kalacağını söylerdi. Yine Basralı hocalarından ve "emîrü'l-mü'minîn fi'l- hadîs" lakabını almış nâdir muhaddis- lerden biri olan Ali b. Medînî'ye, "Buhârî sadece senin yanında tevazu gösteriyor" dediler. İbnü'l-Medînî de, "Siz ona bak­mayın, onun gözleri kendi gibi birini da­ha görmemiştir" karşılığını verdi. Diğer bir hocası olan Amr b. Ali el-Fellâs ise onun bilmediği hadise hadis demleme­yeceğini söylerdi. İmam Müslim Buhâ- rîye hitaben, "Sana ancak seni çekeme­yenler kızabilir. Dünyada senin bir ben­zerinin bulunmadığına şahadet ederim" diyerek ona duyduğu derin sevgiyi dile getirmiştir. İbn Huzeyme ise, "Şu gök kubbenin altında Resûlullah'ın hadisle­rini Buhârî'den daha iyi bilen ve daha iyi ezberlemiş olan birini görmedim" derdi. Hocalarından Muhammed b. Se­lâm el-Bîkendî ile Abdullah b. Yûsuf et- Tinnîsî hadis kitaplarını ona tashih et­tirmişlerdi. Humeydî de hadise dair bir meselede muhaddislerden biriyle anlaş­mazlığa düşünce henüz on sekiz yaşın­da bulunan talebesi Buhârî'yi hakem ta­yin etmişti.
Hadisçiliği. Hicrî ilk üç asırda hadise hizmetleriyle tanınan önemli şahsiyet­ler arasında Buhârî'nin ön planda gel­mesinin sebebi, sahih hadisleri ilk defa bir araya getirmesinin yanında hadis il­mindeki tartışmasız otoritesidir. Yüz bin­lerce rivayet arasından en sahih olanla­rı seçmedeki metodunu Müslim'in aynı adlı çalışmasındaki farklı metoduyla mu­kayese ederek onu Buhârî'ye tercih et­mek isteyenler fazla taraftar bulama­mışlardır. Rivayetlerde her âlimin gö­remediği ince kusurları (ilel) farketme hususunda Müslim'den de ileride oldu­ğu, senedleri meydana getiren şahısla­rın hem aynı zamanda yaşama, hem de birbiriyle uzun müddet görüşme şartını uygulama hususunda hiçbir muhaddi- sin onunla boy ölçüşemediği kabul edil­miştir. Bunlardan başka hadislerden el­de ettiği fıkhî görüşlerini bab başlıkla­rında göstermeye çalışması, bir hadisin ihtiva ettiği birkaç hükmü ilgili yerlerde zikretmek için onu tekrardan kaçınma­ması gibi ilmî özellikleri sebebiyle el-Câ- micu's-sahîhdiğer hadis kitaplarına ter­cih edilmiştir. Bütün muhaddisler gibi Buhârî de eserlerine aldığı hadisleri han­gi prensiplere göre seçtiğini kaydetme­miştir. Onun bu prensipleri (şartlar) da­ha sonra eserleri incelenmek suretiyle tesbit edilmiştir. Bununla beraber Bu­hârî bazı râviler hakkında tenkitte bu­
lunurken bir kısım prensiplerinden söz etmiştir. Meselâ İbn Ebû Leylâ'dan söz ederken, sadûk* olmakla beraber hadi­sin sağlamı ile çürüğünü birbirinden ayı­ramadığı için ondan ve onun gibilerden hadis rivayet etmediğini belirtmiştir (Tir- mizî, "Şalât", 152) Birinden hadis yazar­ken onun ismini, künyesini, nisbesini ve hadisi nasıl öğrendiğini mutlaka sordu­ğunu, aldığı cevaplar sonunda eğer o ki­şiyi yeterli bulursa ondan hadis rivayet ettiğini, aksi halde onun şeyhinden yazdı­ğı asl*ı gördükten sonra hadislerini yaz­dığını ifade etmekte, fakat bazı hadis ta­lebelerinin ne yazdıklarına ne de nasıl yazdıklarına dikkat etmediklerinden ya­kınmaktadır (Zehebî, Aclâmüı'n-nübelâ*, XII, 406). Buhârî'nin rivayetteki titizliği­ne rağmen çoğu kendi hocası olan bazı zayıf râvilerden hadis almasının sebebi­ni anlamak kolay değildir. Kendilerin­den Müslim'in rivayette bulunmayıp sa­dece Buhârî'nin hadis aldığı muhaddis- lerin sayısı 435'tir. Bunlardan zayıf ol­maları sebebiyle tenkit edilenler seksen kadardır. Şüphesiz Buhârî bu muhaddis- lerin her biriyle bizzat görüşmüş, riva­yetlerini gözden geçirmiş ve onların ha­dislerini çok defa bir konuyu destekle­mek üzere kullanmıştır (ayrıca bk. el-CÂ- MİU's-SAHÎH)
Buhârî'nin yakın talebeleri, kendisinin kitaplarını yazarken malzemeleri önce ayrıntılı olarak tesbit ettiğini, meydana getirdiği hacimli eseri üzerinde uzun sü­re titizlikle çalışarak son şeklini verdiği­ni söylemektedirler. İbn Hacer onun "Ki- tâbü'l-İ ctişâm"ı el-Edebü'l-müfred'öe yaptığı gibi önce müstakil bir kitap ola­rak yazdığını, daha sonra onu ihtisar et­tiğini düşünmektedir (Fethu'l-bârî,XIII, 246-247). Bizzat Buhârî'nin bütün kitap­larını üçer defa yazdığını söylemesi (İbn Hacer, Tağlîku't-ta'lîk,V, 418), onun eser­lerini yazdıktan sonra talebelerine okut­tuğunu. bu sırada bazı konuları ilâve edip bazılarını çıkardığını, daha sonra eserini ikinci ve üçüncü defa aynı şekil­de okutup tashih ettiğini göstermekte­dir. Nitekim bazı kitaplarının farklı nüs­halarında bunu görmek mümkündür. Henüz yirmi yaşına basmadan ve kendi ifadesiyle "Hz. Peygamber'in kabri ba­şında mehtaplı gecelerde" yazdığı et-Tâ- nhu l-kebîıonun ilk eserlerinden biri­dir. Çok erken bir devirde yazdığı bu ki­tabın bir rivayetini gören Ebû Zür'a er- Râzî onda bazı hatalar tesbit etmiş, İbn Ebû Hâtim er-Râzî de bunun üzerine Be- yânü hata1 i Muhammed b. İsmâîl el-Buhâri fî Târihihadlı eserini kaleme al­mıştı. Buhârî'nin talebelerinden Muham­med b. Süleyman b. Fâris ed-Dellâl'ın aynı esere ait nüshasını gören Hatîb el- Bağdâdî, Ebû Zür'a ile İbn Ebû Hâtim'in sözünü ettikleri hatalardan bazılarının bu nüshada yer almadığını tesbit etmiş­tir. Aynı şekilde Hatîb el-Bağdâdî'nin Mu- vazzıhu evhâmi'l-cemcve't-teirîkadlı eserinde işaret ettiği bazı hataların Bu- hârî'nin talebelerinden Muhammed b. Sehl b. Kürdî'nin rivayet ettiği nüshada bulunmadığı görülmektedir. Bu sonuncu nüshanın, et-Târihu'l-kebîr'\nBuhârî tarafından üçüncü defa tashih edilmiş nüshalarından biri olduğu anlaşılmakta­dır. Târihu Bağdâd'üanakledildiğine gö­re (II, 7), 230'da (844-45) vefat eden İs- hak b. Râhûye'nin, talebesi Buhârî'nin et-Târîhu'l-kebîr"m\eline alarak Emîr Abdullah b. Tâhir'e, "Sana bir hârika gös­tereyim mi?" dediği, eserin bu tarihten, 252'de (866) vefat eden ve Bündâr diye tanınan Muhammed b. Beşşâr'a varın­caya kadar (Buhârî, I, 49) birçok değişik râviyi ihtiva ettiği dikkate alınırsa Buhâ­rî'nin hayatının ileri bir safhasına kadar eserini devamlı surette yenileyip ikmal ettiği anlaşılır.
Eserleri. 1. el-Câmi °u'ş-şahîh'. Buhâ­rî, halk arasında Şahîh-i Buhârîdiye şöhret bulan bu eseri 600.000 kadar ha­dis arasından seçerek on altı yılda mey­dana getirdiğini, her bir hadisi (veya ba­bı) yazmadan önce mutlaka boy abdesti alarak iki rek'at namaz kıldığını söyle­miştir. Eserini Buhara'da yazmaya başla­mış, çalışmasına Mekke, Medine ve Bas­ra'da devam etmiştir. Yeryüzünde hiçbir esere gösterilmeyen bir ihtimama maz- har olan ve İslâm dünyasında üzerine yüzlerce inceleme ve şerh kaleme alın­mış bulunan el-Câmi'u'ş-şahîhİstan­bul, Mısır, Hindistan ve Avrupa'da bir­çok defa basılmıştır. 2. et-Târîhu'l-ke­bîr*. Buhârî'nin el - Câmi cu's-şahîh'ten önce yazdığı bu kitap sahasının ilk eser­lerinden biri olup burada ashaptan ken­di şeyhlerine gelinceye kadar 13.000'e yakın râvinin güvenilirlik derecesini tes­bit etmiştir. et-Târîhu'l-kebîrHaydarâ- bâd'da Dârü'l-maârifi'l-Osmâniyye ta­rafından dört büyük cilt (sekiz cüz) ha­linde basılmıştır (1361-1364). Ayrıca Dâ- rü'l-kütübi'l-ilmiyye ve Müessesetü'l-kü- tübi's-sekâfiyye tarafından eserde ge­çen şahısların ve hadislerin fihristi hazır­latılarak Beyrut'ta iki cilt halinde yayım­lanmıştır (1407/ 1987). 3. et-Târîhu'1-ev- sat. et-Târîhu'l-kebîr''mbir muhtasarı olduğu anlaşılmakla beraber eserin tam olarak günümüze geldiği bilinmemekte­dir. Çok eksik bir nüshası Hindistan'da mevcuttur (Bankipûr 12/32, nr. 687, 56 varak) 4. et-Târîhu's-şağîr. et-Târîhu'l- kebîr'in bir hulâsası olup râvileri et-Tâ­rîhu'l -kebîr'deki gibi alfabetik olarak değil vefat tarihlerine göre ele almak­ta ve onlar hakkında diğer eserlerinde rastlanmayan bilgiler vermektedir. Eser Muhammed el-Ca'ferî tarafından Alla- hâbâd'da (1324, taşbaskı) ve Ahmedâ- bâd'da (1325), Mahmud İbrâhim Zâyed tarafından da Kahire'de (1396-1397/1976- 1977) iki cilt halinde yayımlanmıştır. Bu çalışma, Yûsuf el-Mar'aşlî tarafından içindeki hadislerin fihristi yapılarak Bey­rut'ta yeniden basılmıştır (1986). S.Ki- tâbü'd.-Du^afâ:>i'ş-şağîr.İbrâhim ismiy­le başlamakta ve 418 râviyi ihtiva et­mektedir. Buhârî'nin daha önce zikredi­len kitaplarına nisbetle oldukça küçük hacimli olup alfabetiktir. Eser Agra'da (1323), Allahâbâd'da (1325), Bûrân ed- Danâvînin tahkikiyle Beyrut'ta (1404/ 1984), Abdülazîz İzzeddin es-Seyrevân ta­rafından el-Mecmûc fi'd-ducafâ3ve'l- metrûkînadıyla ve Nesâî ile Dârekutnî'- nin ed-Du^afâ' ve'l-metrûkînadlı eser­leriyle birlikte Beyrut'ta (1405/1985) ve Mahmûd İbrâhim Zâyed'in tahkikiyle Ne- sâî'nin Kitâbud-Duzafâ:' ve'l-metrû- kîn'\ile birlikte yine Beyrut'ta (1406/ 1986) yayımlanmıştır. 6. Kitâbü'l-Künâ. et-Târihu'1-kebîr'i tamamlayıcı mahi­yette olan bu eser, isimlerinden çok kün­yeleriyle tanınan 1000 kadar râvi hak­kında kısa bilgiler vermektedir. Kitabın sonunda Abdurrahman b. Yahyâ el-Mu- allimî el-Yemânî'nin eseri tanıtan bir ya­zısı bulunmaktadır. İbn Ebû Hatim er- Râzî'nin Beyânü hata'i Muhammed b. lsmâzîl el-Buhârî lî Târihihadlı ese­riyle birlikte Haydarâbâd'da basılmıştır (1360) 7. et-Târih lî macrifeti ruvâti'l- hadîş ve nakaleti'l-âsâr ve temyizi şi- kâtihim min du cafâ3ihim ve târihi ve- fâtihim.Bu eser de Buhârî'nin diğer ta­rih kitaplarına nisbetle oldukça küçük hacimli olup Topkapı Sarayı Müzesi Kü­tüphanesinde bir nüshası bulunmakta­dır (Medine, nr. 524, 18 varak). 8. et-Te- vârîh ve'l-ensâb.Bazı önemli şahsiyet­ler hakkında bilgiler ihtiva eden eserin diğer kitaplarda olduğu gibi belli bir metodu yoktur. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur (III. Ahmed, nr. 2969, vr. 382a-399b). 9. el- Edebü'l-mühed*. el-Câmic u ş -şahîh'- te bulunmayan güzel ahlâka dair bazı hadisleri de ihtiva eden ve 644 bab için­de 1322 hadisi toplayan eser Hindistan'­da (1304), Agra'da (1306), İstanbul'da (1306, 1309), Kahire'de (1346, 1349) ve Muhammed Fuâd Abdülbâkfnin tahki­kiyle yine Kahire'de (1375/ 1955) yayım­lanmıştır. 10. Halku efcâli'l-cibâd'. Kul­ların diğer fiilleri gibi Kur'an'ı telaffuz edişlerinin de mahlûk olduğunu ortaya koymak maksadıyla yazılan eser Muham­med Şemsülhak el-Azîmâbâdî tarafın­dan Delhi'de (1306), Ali Sâmî en-Neşşâr ile Ammâr et-Tâlibî tarafından cAkâ'i- dü's-selefadlı eser içinde (1970), daha sonra müstakil olarak Beyrut'ta (1404/ 1984) yayımlanmıştır. 11. Rel^u'l-yedeyn fi'ş-şalât.Namazda rükûa varırken ve rükûdan kalkarken tekbir almanın sün­net olduğuna dair olan eser, Urduca ter­cümesiyle birlikte Kalküta'da (1256), Ten- vîrii'l- cayneyn bi-refci'l-yedeyn fi'ş- şalâtadıyla Delhi'de (1299), Hayrü'l-ke- lâm fi'l-kırâ3ati haUe'l-imâmile bir­likte Kahire'de (1320) ve Ahmed eş-Şe- rîf tarafından Kurratü'l-Cayneyrı bi- retci'l-yedeyn fi'ş-şalâtadıyla Kuveyt'- te (1983) basılmıştır. 12. Kitâbü'l-Kırâ'a- ti haUe'l-imâm. Ehl-i re'y*in görüşle­rinin aksine farz namazlarda imamla be­raber cemaatin de Kur'an okumasının gerekli olduğunu ileri süren eser, Hay- rü'l-kelâm fi'I-kırâ^ati haUe'l-imâm adıyla ve Urduca tercümesiyle birlikte Delhi'de (1256), Kahire'de (1320) ve Bey­rut'ta (1985) yayımlanmıştır.
Buhârî'nin bunlardan başka el-11 Aki­de (et-Teuhîd) (Sezgin, 1, 259), Ahbârus- şıfât (Sezgin, a.y.), Kazaya ş-şahâbe ve't-tâbi cîn, et-Tefsîrul-kebîr (et-Tâ- rîhu'l-kebîr,VIII, 232, 265; Brockelmann, 111, 179), Kitâbul-cAtîk (et-Târîhu'l-kebîr, 95, 169), el-Eşribe, el-Hibe, el-Vuh- dân (sadece bir hadis rivayet eden sahâ- bîlere dair), el-Mebsût, el-ctlel, el-Fe- vâ3id, el-İztişâm, Kitâbü Aşhâbi'n- rıebî (et-Târîhu'l-kebîr,II, 60), Esmâ'ü's- şahâbe, Kitâbul-îmân (et-Târîhu'l-ke­bîr, II, 158), Birrul-vâlideyn, el-Câ- mi'u'ş-sağır, el - Câmi ' u '1 -kebîr (el-Câ- micu'ş-şahîh'\ bu eserden meydana getir­diği düşünülebilir) gibi eserleri bulundu­ğu, hocalarının adlarını yazdığı bir Meş- yeha'sı olduğu eserlerindeki ifadelerin­den ve kaynaklardan anlaşılmaktadır. Buhârî'nin üç râvi ile Hz. Peygambere ulaşan rivayetlerini ihtiva eden eş-Şülâ- siyyâtdaha sonraları tertip edilmiştir. Onun el-Câmi'u's-sahîh'te\<.\bazı "ki- tâb"lan önce müstakil olarak yazdığını, bunları daha sonra yeniden gözden geçirerek eserine birer bölüm olarak al­dığını tahmin etmek güç değildir. Da­ha çok et-Târîhu'l-kebîr'de görülen eş- Şahîh, el-Müsned, el-Müsnedii'l-ke­bîr, el-Muhtaşar gibi kitap isimleriyle de el-Câmicu'ş-şahîh'i kastetmiş ol­malıdır.
BİBLİYOGRAFYA:
Buhârî, et-Târthu'l-kebtr, I, 49; 11, 60, 95, 158, 169; 111, 1; VHI, 232, 265; Tirmizî, "Salât", 152; Hatîb, Târthu Bağdâd, II, 4-34; Nevevî, Mâ Temessü ileyhi hâcetü'l-kârt li-Sahihi'l- Imâmi'l-Buharı (nşr. Ali Haşan Ali Abdülha- mîd), Beyrut, ts. (DSrü'l-Kütübi'l-ilmiyye); Ze- hebî, Aclâmun-niibelâ3, XII, 391-471; a.mlf., Tezkiretul-huffâz, II, 555; Sübkî, Tabakât, II, 213-235; İbn Hacer, Tehztbut-Tehztb, I, 274- 275; IX, 47-55; a.mlf., Tağlîku't-taclîk (nşr. Saîd Abdurrahman Mûsâ el-Kazakl), Beyrut 1405/1985, V, 384-442; a.mlf.. Hedyus-sârî (Sa'd), II, 242, 250-252; a.mlf.. Fethu'l-bârt (Hatîb), XIII, 246-247, 261; Keşfü'z-zunûn, I, 48-49, 89, 133, 227, 238, 287, 522, 541, 564, 571, 722; II, 1087, 1392, 1402, 1420, 1448, 1449, 1453, 1469, 1471, 1581, 1684; Tokâdî, Miftâhuş-Sâhthayn, İstanbul 1313, s. 5-6; Ser- kîs, Mu'cem, I, 534-537; Kettânî, er-Risâletü'I- müstetrafe, s. 41, 46, 49, 53, 61, 86, 98, 121, 128, 129, 144, 147; Brockelmann, GAL (Ar ), III, 178-179; Sezgin. GAS (Ar.), I, 256-259; Hü­seynî Abdülmecîd Hâşim, el-lmâm el-Buhârt: muhaddisen ve faklhen, Kahire, ts. (Mısrü'l- Arabiyye); Yûsuf el-Kettânî, Rubaciyyâtul- İmâmi'l-Buhârî, Rabat 1404/1984, s. 44-49; Abdülganî Abdülhâlik, el-lmâmü't-Buhârt ue şahîhuh, Cidde 1405/1985; A. J. Arberry, "The Teachers of al-Bukhârî", IQ (1967), V; XI, nr.

  1. 2, s. 34-49; Kasım Kufralı, ''Buhârî", İA, II, 771-772; J. Robson, "al-Bukhârî", El2 (Fr.), I, 1336-1337; C. Brockelmann - Muhammed Fu- âd Abdülbâkî, "el-Buhârî", DM/, III, 419-426; Abdülkayyûm, "el-Buhârî", UDMİ, IV, 120-124.

Mustafa el-A'zamî

Akaid'e Dair Görüşleri. el-CÛmİ^u's- şahîh ile Halku efcâli'l-"ibâd adlı ki­taplarının incelenmesinden, ayrıca el-

  1. Akide (et-Teuhîd), Ahbârü'ş-şüât, Ki- tâbü'l-îmân gibi akaide dair bazı eser­ler telif etmesinden (Sezgin, 1, 134) anla­şıldığına göre Buhârî, ünlü bir muhad­dis olmasının yanı sıra itikadî konular­la da yakından ilgilenerek Selef inancı­na aykırı görüşler ileri süren Cehmiy- ye, Mu'tezile, Havâric ve Şîa mezheple­rini tenkit eden, böylece Ehl-i sünnet mezhebinin oluşumuna katkıda bulunan ilk Sünnî âlimlerdendir. Ana İslâmî ilim­lere ilişkin özlü bilgiler ihtiva eden temel bir kaynak niteliğindeki el-Câmi'u'ş- şahîh'ınde "Kitâbü't-Tevhîd" ("Kitâbu t- Tevhîd ve'r-red 'ale'l-Cehmiyye ve ğay- rihim"), "Kitâbü'l-Kader", "Kitâbü'l-Fiten", "Kitâbü'l-îmân", "Kitâbü Bed'i'l-halk" bö­
  2. lümlerine yer vererek bab başlıklarında ilgili âyetlerden başka, görüşlerini tercih ettiği ashap ve tâbiînin açıklamalarını sı­raladıktan sonra bu hususu hadislerle teyit etmesi; diğer "sünen" ve "câmi'" türü hadis literatüründe yer almayan "Kitâbu t-Tevhîd"de sıfat, zât-sıfat iliş­kisi, esmâ-i hüsnâ, tekvin-mükevven, meşîet-irade, rü'yetullah konularına, "Ki­tâbü'l -Imân"da imanın tarifi, unsurları, iman-amel ve iman-günah münasebe­tine ilişkin konulara girmesi, onun akaid problemleriyle yakından ilgilendiğini açık­ça göstermektedir.
  3. Mihne* devrinin yaşanmasına sebep olan Mu'tezile'nin ve dolayısıyla kelâm ilminin aleyhinde meydana gelen orta­mın tesiriyle olmalıdır ki hemen hemen bütün hadis âlimleri, Kur'an ve Sünnet­te bulunmayan veya bunlarda yer almak­la birlikte ayrıntılarına girilmemiş olan bir itikadî meselenin münakaşa konusu haline getirilmesini bid'at telakki etmiş­lerdir. Buna karşılık Buhârî, naslara ay­kırı birtakım inançların ortaya çıkması halinde Kur'an ve Sünnet'e uygun olan görüş ve inancın belirlenip savunulması maksadıyla itikadî problemlerin tartışıl­masını gerekli görmüştür. Nitekim ya­şadığı devirde nazik bir mesele haline gelen ve yaratılmış bir varlık olan insa­na ait fiillerin bile kadîm kabul edilme­sini gerektirecek tarzda yoruma tâbi tu­tulan "mes'eletü'l-lafz" (Kuranı telaffuz edişin yani Kur'an okumanın mahlûk olup olmadığı) konusunu hadis âlimlerinin şid­detli muhalefetlerine rağmen münakaşa etmekten çekinmemiştir (aş. bk.). Ona göre bütün dinî konularda olduğu gibi akaid alanında da hadisler Kur'an'dan sonra ikinci kaynaktır ve müteşâbih âyet­lerin gerçeğe uygun olarak te'vil edile­bilmesi için hadislerden faydalanmak za­ruridir. Mu'tezile'nin itikadî konularda hataya düşmesinin asıl sebebi hadislere itibar etmemesidir. Hadislerin bir kıs­mını kabul edip bir kısmını reddetmek de neticede Kur'an'ı yanlış anlamaya gö­türür.
  4. Buhârî, genel çerçeve itibariyle Selef akidesine bağlı olduğu ve kıyası kabul etmediği halde naslarda sınırları çizi­len bir akıl yürütmeyi câiz görür (Buhâ­rî, "ftişâm", 12; a.mlf., Halku efâli'l^ibâd, s. 154). Nitekim aklî dengesini kaybet­miş bir sarhoşun sarfettiği sözlerin hu­kukî bir değer taşımadığına hükmetme­si de (Sübkî, II, 222) onun akla verdiği de­ğeri gösteren bir delil kabul edilmelidir. Özellikle Halku eiQâli'l-'iibâd adlı eserin­

de yaptığı nakillerden anlaşıldığına gö­re akaid konularında Abdullah b. Mübâ- rek, Abdurrahman b. Mehdî, Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Fudayl b. İyâz, Süfyân b. Uyeyne ve Nuaym b. Hammâd'ın gö­rüşlerini benimseyerek onlardan etkilen­miştir. Buhârî'nin akaide dair görüşleri­ni şöylece özetlemek mümkündür;

  1. İlâhî Sıfatlar. Zât-ı ilâhiyyenin isim­leri, sıfatları ve fiilleri vardır. Zâtı gibi O'ndan ayrılmayan isimleri, sıfatları ve fiilleri de kadîmdir. Bunların dışında ka­lan her şey yaratılmış olduğundan zât, isim, sıfat ve fiil açısından O'na benze­yen hiçbir varlık yoktur (Buhârî, "Tevhîd", 42 ; a.mlf., Halku ef^âli'l-'ibâd,s. 206). Zi­ra Kur'ân-ı Kerîm'de Allah, zâtına (nefsi­ne) "şey" kavramını nisbet etmiş (el-En'- âm 6/19), ilim, sem', basar, kudret, ira­de, kelâm gibi sıfatları bulunduğunu bil­dirmiş (meselâ bk. en-Nisâ 4/166; Fâtır 35/11; ez-Zâriyât 51/58), Hz. Peygamber ile ashabı da zât, isim ve sıfat kelime­lerini kullanarak bunları Allah'a nisbet etmişlerdir. Allah'ın zâtından ayrılma­yan (bâin olmayan) sıfatlarının bulunma­sı O'nun yaratıklara benzetilmesini ge­rektirmez; aksine bu sıfatların zâttan nefyedilmesi durumunda teşbih kaçınıl­maz bir şekilde gerçekleşir. Zira bu tak­dirde Allah görme, işitme, konuşma, ya­ratma gibi üstün nitelikleri bulunmayan putlara ve diğer cansız varlıklara ben­zetilmiş olur. İlâhî isimler yaratıkların isimleri gibi sonradan ortaya çıkmış de­ğildir. Çünkü Hz. Peygamber bu isimler­le Allah'a dua etmiş ve istiâzede bulun­muştur (Buhârî, "Tevhîd", 13; İbn Kay- yim, s. 91).

Kelâm Allah'a ait sıfatlardandır. Zira Kur'an'da ve hadislerde Allah'ın Hz. Mû­sâ ile konuştuğu, Kur'ân-ı Kerîm'in de Allah kelâmı olduğu ve kelâmının niha­yeti bulunmadığı bildirilmekte, âhiret- te de O'nun kullarıyla konuşacağı haber verilmektedir. O kendine has bir kelâm­la konuşur, kelâmını yakında olana da uzakta olana da aynı şekilde duyurur, fakat onun konuşması başka hiçbir ko­nuşmaya benzemez. Yaratıkların sesi ve kelâmı ise harflerden oluşmuştur (Bu­hârî, "Tevhîd", 33, 36, 37, 38; a.mlf., Hal­ku ef'âli'l^ibâd,s. 130-133, 146, 192-194).
Kur'ân-ı Kerîm Allah kelâmı olup mah­lûk değildir. Zira kelâm Allah'ın zâtından ayrılmayan bir sıfattır. Kur'an'ın Allah kelâmı olduğu âyet ve hadislerle sâbit- tir, ashap ve tâbiînin âlimleri de bu hu­susta farklı bir görüş beyan etmemiş­
lerdir. Kur'an'ı okuma (lafzü'l-Kur'ân) ve yazmaya gelince bunlar kullara ait fiil­lerdir. Çünkü muhtelif âyet ve hadisler­de kulların Kur'an'ı okumalarından söz edilmekte ve bu fiil kendilerine nisbet edilmektedir. Ayrıca hadislerde Kur'an'ı yazmanın kulların fiillerinden olduğuna işaret edilmektedir (Buhârî, Halku efcâ- li'l-cibâd,s. 158-160, 200-201). Şüphe yok ki kulların kendileri gibi fiilleri de mah­lûktur. Okuma ile yazma fiilleri okunan ve yazılandan ayrı şeyler olduğuna göre Kur'an'ı okuma ve yazma fiili de mah­lûktur. Okunan ve yazılan şeyler ise (Al­lah'ın zâtı ile kaim kelâm) mahlûk değil­dir. Nitekim "Allah" lafzını söyleyen ve yazan insanın bu fiilleri mahlûktur, fa­kat Allah (yazılan) mahlûk değildir (a.g.e" s. 204). İmam Buhârî'ye göre. "Kur'an'ı telaffuz edişin de mahlûk olmadığı" şek­linde taraftarlarınca Ahmed b. Hanbel'e atfedilen görüş onun bu husustaki ger­çek kanaatini yansıtmaz. Çünkü bu riva­yetler asılsızdır. Bu konuda âlimler ara­sında Ahmed b. Hanbel'e ait olarak bili­nen şey şundan ibarettir: Kur'an Allah kelâmıdır ve mahlûk değildir, diğer her şey mahlûktur (a.g.es. 154). Buhârî Ceh- miyye'nin, her şeyi Allah'ın yarattığını, "Allah'ın kelimesi" diye nitelendirilen Hz. îsâ'nın yaratılmış olduğunu ve Allah'tan "muhdes" âyetlerin geldiğini (ez-Zümer 39/62; en-Nisâ 4/171; eş-Şuarâ 26/5) söyleyerek "şey" ve aynı zamanda Allah kelâmı olan Kur'an'ın yaratılmış bulun­duğunu ileri sürmesini de isabetsiz bul­muştur. Çünkü ona göre Ebû Ubeyde'nin de belirttiği gibi Cehmiyye söz konusu âyetleri yanlış mânalandırmıştır. Allah her şeyi yaratmakla beraber bütün ya­ratıkları "ol" (kün) kelâmıyla yaratmış­tır. Şu halde bu söz yaratılmışlardan ön­cedir ve kadîmdir: zira Allah'ın sıfatıdır. Hz. îsâ da "ol" kelimesiyle yaratıldığı için "Allah'ın kelimesi" diye nitelendirilmiş­tir, yoksa gerçekten Allah'ın kelimesi değildir; dolayısıyla Hz. îsâ'nın mahlûk olması Allah'ın kelâmının mahlûk oldu­ğu sonucunu doğurmaz. Ayrıca Arap di­linde müennes (dişi) varlıklar için kulla­nılan "kelime" lafzının erkek olan Hz. îsâ hakkında gerçek anlamda kullanılması dil kaideleri bakımından da imkânsız­dır. Üçüncü delil olarak Cehmiyye tara­fından öne sürülen ve Kur'ân-ı Kerîm'- de âyetlerin bir sıfatı olarak zikredilen "muhdes" kelimesi de Kur'an'ın yaratıl­mış olduğu anlamında değil âyetlerin Hz. Peygamber'e ve kavmine sonradan nâzil olduğu mânasmdadır (a.g.e., s. 135-136).
Tekvin Allah'ın fiili ve aynı zamanda sıfatı olduğundan kadîmdir. Buhârî bu hususu açıklığa kavuşturmak için fiil, mef'ul, fail iie vasıf ve sıfat tabirlerini tahlil etmektedir. Fiil bir işi veya nes­neyi meydana getirmek (ihdas), mef'ul meydana getirilen şey (hades). fail ise işi veya nesneyi meydana getirendir. Kur'- ân-ı Kerîm'de Allah'ın gökleri, yeri ve aralarındaki her şeyi yarattığı belirtil­mektedir. Gökler, yeryüzü ve diğer ya­ratıklar "mef ul"dür. Failin fiili olmadan mef'ul meydana gelemez. Yaratmak (tek­vin) Allah'ın fiili olup onunla nitelenmiş­tir, mef'ul (mükevven) fiilden ve failden ayrı bir şey olup yaratılmıştır. Şu halde tekvin mükevvenden ayrıdır. Vasıf (nite­leme) "Şu uzun bir adamdır" ifadesinde olduğu gibi konuşan birinin anlatımıdır. Bu sözde geçen "uzun" ise nitelenen ada­mın sıfatıdır. Bunun gibi "Allah yaratıcı­dır" denilince bunu söyleyen Allah'ı ya­ratıcılıkla nitelemiş olur (vasıf), yaratıcı­lık ise Allah'ın sıfatı olup vasfetme ola­yından ayrı bir şeydir. Sonuç olarak ku­lun sıfatı olan vasıf mahlûktur, buna kar­şılık Allah'ın sıfatı olan yaratmak mah­lûk değildir (Buhârî, Halku efcâli'l-cibâd, s. 210-212).
Buhârî naslarda geçen yed, vech, nefs, ayn, istivâ gibi kavramları Allah'ın sıfat­ları kabul eder. Bunlardan vech mülk yani İlâhî saltanat, istivâ ise Allah'ın ar­şa yükselmesi anlamına gelir. Zira bu konuda ashabın açıklamaları mevcuttur. Diğerleri hususunda herhangi bir izah yapılmadığından mânalarını kavramak imkânsızdır (a.g.e.,s. 127, 134; İbn Kay- yim, s. 90-93).
Allah'ın dünyada görülemeyeceği, âhi- rette ise sadece müminlerce görüleceği âyet ve hadislerle sabittir (Buhârî, "Tev- hîd", 24; a.mlf., Halku efcâli'l-cibâd,s. 214).

  1. Kader. İnsanlar sadece Allah tara­fından haklarında önceden takdir edilip yazılan fiilleri yerine getirirler. Hidayet- dalâlet, saadet-şekavet, hatta akıllı ve aptal olmak dahil her şey kadere göre cereyan eder. Birçok âyet ve hadis bu­nu açıkça ifade etmektedir (Buhârî, "Ka­der", 1-16; a.mlf., Halku ef^âli'l-^ibâd,s. 138). Kulların fiillerini yaratan Allah, bu fiilleri işleyen ve kazanan (iktisap eden) ise kullardır. Kul fiilinin yaratıcısı ola­maz, çünkü bütün yaratıkları ve onların yaptıklarını yaratan Allah'tır (bk. er-Ra'd 13/16; Fâtır 35/3; es-Sâffât 37/96). Ni­tekim Kur'an'da insanların açıkça söyle­diklerini veya kalplerinde sakladıklarını Allah'ın bildiğine, çünkü bunları O'nun yarattığına işaret edilmiştir (el-Mülk 67/ 13-14). Kul fiilinin yaratıcısı kabul edil­diği takdirde Allah'a eş koşulmuş olur (Fussılet 41/9; Buhârî, "Tevhîd", 40). Mu'- tezile'nin, İlâhî fiillerin hâdis olduğunu savunurken insanlara ait ihtiyarî fiille­rin kendi irade ve kudretlerinin eseri olup Allah tarafından yaratılmamış ol­duğunu iddia etmesi müslümanların as­hap devrinden itibaren öğrendikleri bil­gilere aykırı düşmektedir (Buhârî, "Tev- hıd", 56; a.mlf., Halku efcâli'l-cibâd,s. 137- 141, 212).
  2. Nübüvvet. Gaybdan haber vermek ve insanlara tabiat üstü bazı olaylar (mu­cizeler) göstermek peygamberlik alâmet- lerindendir. Çünkü gaybı bilmek de ya­ratmak da sadece Allah'a mahsustur. Hz. Peygamber'in büyük fetihler yapı­lacağını, müslümanlar arasında iç sa­vaşların çıkacağını, Sâsânî ve Bizans im­paratorluklarına son verileceğini, yahu- dilerin müslümanlar tarafından mağ­lûp edileceğini önceden haber vermesi ve bunların aynen gerçekleşmesi onun peygamber olduğunu gösteren alâmet­lerdendir. Yine onun, ayı parmağı ile iki parçaya ayırması (inşikâku'l-kamer*), az miktardaki suyu çok sayıda insanın ih­tiyacına cevap verecek şekilde arttırma­sı, bir ekmek parçasını yetmiş kişiyi do­yuracak ölçüde çoğaltması, yağmur fır­tınasını dua ile durdurması, üzerinde hi­tabette bulunduğu hurma kütüğünün inlemesi gibi tabiat üstü hadiseler gös­termesi peygamber olduğunun diğer bazı alâmetleridir (Buhâri, "Menâkıb", 25; Ahmed Isâm el-Kâtib, s. 689, 696-708).
  3. Ahiret Halleri. Başta kıyamet alâmet­leri olmak üzere kabir azabı veya nime­ti, haşir, hesap, mîzan, sırat, cennet ve cehennem haktır ve bunlara iman et­mek farzdır. Kur'an'da cennet nimet­lerinin hiçbir zaman tükenmeyeceği ve sürekli olarak devam edeceği (Sâd 38/ 54; er-Ra'd 13/35) açıklandığı halde Ceh­miyye cennetin eninde sonunda yok ola­cağını iddia etmiştir ki bu iman kavra­mıyla bağdaşamayacak bir görüştür (Bu­hârî, Halku ef^âli'l-^ibâd,s. 121-122).
  4. İman ve Günah. İman kalpteki inan­cı dil ile ifade edip gereğini yerine ge­tirmekten ibarettir. İlâhî buyrukları ye­rine getirmekle artar, isyanla azalır. Zi­ra Kur'ân-ı Kerîm'de imanın kalbî bir fiil olduğuna işaret edilerek cennetin amellerle kazanılacağı belirtilmiştir (me­selâ bk. el-Bakara 2/225; el-A'râf 7/43). Hadislerde de iman amel olarak nitelen­dirilerek her amelin niyetle (kalpte oluş­masıyla) gerçekleştiği ima edilmiş, ayrı­ca namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, cihad yapmak gibi fiillerin iman­dan olduğu açıklanmıştır. Bu sebeple iman Mürcie'nin iddia ettiği gibi sadece kalbin tasdikinden, Cehmiyye'nin öne sürdüğü gibi kalpte meydana gelen bil­giden, Kerrâmiyye'nin zannettiği gibi dil ile ifade etmekten ibaret değildir. Kâ­mil iman "tasdik", "ikrar" ve "amel'' un­surlarını yerine getirmekle gerçekleşir. Bununla birlikte İlâhî buyruklara isyan ederek günah işleyen kimse kâfir ol­maz, sadece imanı eksik olan günahkâr bir mümin haline gelir. Çünkü âyetler­de isyan edenlerden mümin diye söz edilerek şirkin dışındaki günahların af- fedilebileceği bildirilmiştir (en-Nisâ 4/ 48, 116; el-Hucurât 49/9). Hadislerde de iman edenlerin eninde sonunda cenne­te girecekleri, günah işleyenlerin de nan­körlük veya cehalet içinde bulundukları haber verilmiştir (Buhârî, "îmân", 21-22; Aynî, I, 233, 239, 243); ancak büyük gü­nah işleyen kimse fâsık olur. Ehl-i kitap ­tan ve Mecûsîler'den daha sapık inanç­ları benimseyen Cehmiyye'nin ise tekfir edilmesi gerekir. Bu fırkayı tekfir etme­mek İslâm akaidini bilmemek demektir.
  5. Görüldüğü gibi Buhârî akaid ve kelâm ilminin temel problemlerinden ilahiyat, nübüvvet ve âhiret konularını naslardan hareketle belirlemeye çalışmış, Ebû Ha- nîfe, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel'den son­ra Ehl-i sünnet akaidine ilişkin esasla­rın çerçevesini çizip savunan âlimler ara­sına girmiştir. Onun özellikle ilâhiyat ve nübüvvet konularında yaptığı özlü açık­lamalar dikkat çekicidir. Zât, isim, sıfat ve fiil ayırımı yaparak sıfatlarla birlikte ilâhî isim ve fiillerin zâttan ayrılmadığı­na, yani bunların zâtla kaim ve dolayısıy­la kadîm olduğuna işaret etmesi, "tek­vin" ve "mükewen"in birbirinden ayrı şeyler olup tekvinin kadîm, mükevvenin mahlûk olduğuna dikkati çekmesi, kul­ların fiilleri, kader, kelâm sıfatı, halku'l- Kur'ân, rü'yetullah konularını nasları in­ce tahlillere tâbi tutmak suretiyle delil- lendirmesi, Ehl-i sünnet ilm-i kelâmının erken dönem ürünlerinden kabul edil­melidir. Nübüvvetin ispatını daha sonra kelâmcılarca "haberi" ve "hissî" mûcize- ler diye adlandırılan iki grup delile da­yandırması, mûcize kavramına ve nübüv­vetin delillerine ilişkin çekirdek bilgiler sayılabilecek mahiyettedir. Âhiret halle­rinden kabir azabı veya nimetinin mev­cudiyeti, cennet ve cehennemin elan ya­ratılmış olduğu üzerinde durması da kay­da değer hususlardandır. Onun, imanın artıp eksileceğini kabul etmesine karşı­lık büyük günah işleyeni tekfir etmeme­si, ameli imanın aslından değil kema­linden bir cüz saymasına bağlanmalıdır. İman konusunu işlerken amel üzerinde ısrarla durması da Mürcie, Cehmiyye ve Kerrâmiyye akımlarını reddetmeye yö­nelik olmalıdır.
  6. Buhârî'nin kelâm problemleri içinde en çok meşgul olduğu ve etrafında çe­şitli spekülasyonların meydana geldiği asıl konu halku'l-Kur'ân* meselesidir. Onun bu husustaki görüşü eserlerinde açık seçik bir şekilde işlenmesine rağ­men (yk. bk.) bazı kaynaklarda iki zıt gö­rüş haksız olarak kendisine nisbet edil­miştir. Bunların birincisinde Buhârî'nin Kur'an'm mahlûk olduğuna, İkincisinde ise yazılması ve okunması dahil hiçbir şeyi ile mahlûk olmadığına inandığı öne sürülmüştür (Tabakatü'l-Hanâbile, I, 277- 279; İbn Hacer, IX, 54). Halbuki bu iddia­lar Buhârî'nin kendi eserlerinde yer alan görüşlerine uymadığı gibi âlimler ara­sında ona ait olarak bilinen yaygın gö­rüşlere de aykırıdır. Nitekim Zehebî, Süb­kî, İbn Hacer, Aynî gibi meşhur âlimler Buhârî'nin, "Kur'an Allah kelâmı olup mahlûk değildir, kulların fiilleri ise mah­lûktur, Kur'an'ı okuma da kulların fiille- rindendir" demiş olduğunu kaydederler (A'lâmü'n-nübelâ3, XII, 454; Tabakât,11 230; Tehzîbü't-Tehzîb,IX, 551. Öyle görü­nüyor ki Kur'an'ı okumanın dahi mahlûk olmadığını iddia eden bazı Hanbelîler Bu­hârî gibi büyük bir otoriteyi kendi saf­larında göstermek istemişler ve ona ait olan, "Ben, Kur'an'ı okuyuşum mahlûk­tur demedim, kulların fiilleri mahlûktur dedim" sözünün ikinci cümlesini atıp sa­dece birinci cümlesini nakletmek sure­tiyle gerçek görüşünü tahrif etmişler­dir. Buhârî'nin, "Ben, Kur'an'ı okuyuşum mahlûktur demedim" tarzında bir be­yanda bulunması ise mâzur görülmeli­dir. Çünkü onun, devrin nazik meselesi haline gelen halku'l-Kur'ân konusunda­ki görüşünden dolayı yaşadığı bölgeden ayrılmaya mecbur bırakıldığı bilinmek­tedir. Bu sebeple üstü kapalı ifadeler kullanması ve, "Ben sadece kulların fiil­lerinin mahlûk olduğunu söylüyorum, kim benden bundan başkasını nakleder­se yalancıdır" demesini normal karşıla­mak gerekir. Ona atfedilen diğer görü­şün durumu da aynı mahiyettedir. Muh­temelen bazı hadisçilerle (Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî'ye uyanlar) bir kısım Han­belîler, Buhârî'nin "Kur'an'ı okuma ve yazma filleri mahlûktur" şeklindeki gö­rüşünü tahrif etmişler ve onun Allah ke­lâmı olan Kur'an'ın mahlûk olduğuna inandığını ileri sürmüşlerdir.

Buhârî'nin halku'l-Kur'ân konusunda­ki görüşü, diğer hususlarda olduğu gi­bi, daha sonra Ehl-i sünnet'e ait "kelâm-ı lafzî" ve "kelâm-ı nefsî" ayırımına ön­cülük etmiş, mantıkî temelden yoksun olan Hanbelî görüşünün zayıflamasında etkili olmuştur. Nitekim Buhârî'nin çağ­daşı olan Müslim b. Haccâc ve İbn Ku- teybe gibi ünlü hadis âlimleri onun gö­rüşünü benimsemişlerdir (Zehebî, Aclâ- mü'n-nübelâ\XII, 410; İbn Kuteybe, s. 63-64). Buhârî, tekvin sıfatı, büyük gü­nah işleyenlerin tekfir edilemeyeceği ve imanla İslâm'ın aynı şey olduğu husu­sunda Ebû Hanîfe'ye, imanın artıp eksi­lebileceği konusunda Ahmed b. Hanbel'e uymuştur. Ayrıca onun sıfatların ispatı ve Cehmiyye'nin tenkidi noktalarında Ahmed b. Hanbel'den faydalandığını söy­lemek mümkündür; her ikisinin kullan­dığı delillerin benzerlik arzetmesi bunu teyit etmektedir. Allah'ın arşın üstünde istivâsı ve imanın artıp eksilmesi mese­lelerinde ise itikadî konuların çoğunda öncülük yaptığı Mâtürîdiyye ile Eş'ariy- ye kelâmcılarından farklı düşünmüştür.
BİBLİYOGRAFYA :
Buhârî, "îmân", 1-15, 18, 19-22, 27, 28, 30,

  1. 37, 38, 40, 41, "Bed'ü'l-halk", 7-10, "Ka­der", 1-16, "Rikâk", 52, 53, "Cenâ'iz", 1, 87, 88. "Enbiyâ'", 49, "Menâkıb", 25, "1'tişâm", 5. 7-9, 12, "Tefsir", 3/1, 28, "Fezâ'ilü'l-ashâb",
  2. 6, "Tevhîd", 1, 4, 7, 9-10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 27, 28, 31, 32, 33,
  3. 37, 38, 40, 42, 47, 55, 56, 58; a.mlf., et-Tâ-

rîhu'l-kebîr, II, 158; a.mlf., Halku ef^âli'l-^ibâd ('Aki'idü's-selef içinde), s. 121-123, 127, 130,

  1. 141, 145-149, 152-155, 158-161, 163-167, 169, 192-194, 199-201, 204, 205, 206, 210-212, 214; İbn Kuteybe. el-İhtilâf fi'l-lafz (nşr. M. Zâ- hid Kevserî), Kahire 1349, s. 63-64; Tabakâtul¦ Hanâbile, I, 277-279; Zehebî. el-cUlüv li'i-'aliy- yi'lgaffar, Kahire 1388/1968, s. 137-138; a.mlf., A' lâmun-nübelâXII, 410, 412, 454-460; İbn Kayyim el-Cevziyye, İçtimâ" u'l-cüyûşi'l-lslâmiy- ye, Amritsar 1896, s. 90-93; Sübkî. Tabakât, II. 222, 228-231; Kirmânî, el-Kevakibud-derân, Beyrut 1401/1981, I, 70, 111, 121, 141, 176; İbn Hacer, Tehztbut-Tehztb, IX, 53, 54, 55; Aynî, 'Umdetü'l-kârt; Kahire 1392/1972, I, 38, 125, 133, 137-138, 145, 209-212, 217-218, 228, 233, 239, 243, 274-275, 314, 317, 318; XX, 336-337, 364; Kastallânî, İrşâdü's-sârî, Beyrut, ts. (Dâru İhyâi't-türâsi l-Arabî), I, 38; Dihlevî, Şerhu terâ- cimi ebuâbi Şahîhi'l-Buhârî, Haydarâbâd 1323, s. 3, 7-8, 11, 124, 126; Sezgin, GAS. I, 134; Aka* idü's-selef, naşirin mukaddimesi, s. 32- 36; Ahmed İsâm el-Kâtib, 1Akîdetu t-tevhîd, Beyrut 1403/1983, s. 171, 173' 191, 208-209, 212, 214, 437-500, 689, 693-708; Abdülmecîd Hâşim el-Hüseynî, "el-Câmi'u's-sahîh", Tl, V, 92,93,95.           r-ı

YUSUF ŞEVKİ YAVUZ

Fıkıh İlmindeki Yeri. Büyük bir hadis imamı olarak şöhret bulan Buhârî aynı zamanda bir fakihtir. Ancak hadis ilmin­deki yüksek seviyesi sebebiyle bu yönü ikinci planda kalmıştır. Hayatı ve İlmî şahsiyetinden bahseden tabakat kitap­larında kendisinin "fakihlerin efendisi", "bu ümmetin fakihi" ve "Allah'ın yarat­tığı kullar içerisinde en fakih olanı" diye nitelendirildiği nakledilir. Bazı müellif­ler ise mukayese yolu ile bir değerlen­dirme yaparak Buhârî'yi, hocaları Ah­med b. Hanbel ve İshak b. Râhûye'den daha fakih sayarlar (İbn Hacer, Hedyü's- sârî,II, 237). İbn Kuteybe de kendisine fetva soran bir adamı Buhârî'ye gönde­rirken ona, "İşte Ahmed b. Hanbel, İb- nü'l-Medînî ve İshak b. Râhûye, Allah bu üçünü de sana gönderdi" diyerek Bu­hârî'ye danışmakla bu üç âlime danış­mış sayılacağına işaret etmiş, onun fı­kıh ilmindeki bilgi ve kabiliyetinin sevi­yesini dile getirmiştir (Sübkî, II, 222; ibn Hacer, a.g.e.,II, 236).
Buhârî fıkıh ilmindeki bu üstün mev­kii sebebiyle dört mezhebin mensupları tarafından sahiplenilmiştir. Hanbelî fa- kihlerinden İbn Ebû Ya'lâ onu Hanbelî fakihlerin birinci tabakasından, Tâced- din es-Sübkî ise Şâfiî fakihlerin ikinci tabakasından saymaktadır. Abdullah b. Yûsuf, Saîd b. Anber ve İbn Bükeyr'den el-Muvatta*\rivayet ettiği için Buhârî Mâlikîler'ce kendi mezheplerine mensup kabul edildiği gibi, Hanefî fakihi İshak b. Râhûye'den ders almış olması sebebiy­le de Hanefîler tarafından kendi mez­heplerine bağlı olduğu ileri sürülmüştür. Ancak onun birçok meselede İmam Şa­fiî'ye muvafakat etmesi, Şâfiî mezhebi­ne mensup olarak şöhret bulmasına se­bep olmuştur. Fakat Keşmîrî ile bir grup hadis ve fıkıh âlimine göre Buhârî ne bel­li bir mezhebe intisap eden mukallid, ne de herhangi bir mezhebin sınırları için­de ictihadda bulunan "mezhepte müc- tehid"dir. Eğer fıkıh "şer'î-amelî hüküm­leri tafsilî delillerinden istinbat ederek bilmek" ise Buhârî bu tarife göre tam bir fakih ve bir "mutlak müctehid"dir. Zira Kitap ve Sünnet'e en geniş çerçe­vede vâkıf olmuş ve hükümleri doğru­dan o kaynaklardan elde etmiştir. Sahâ- be, tâbiîn ve daha sonra gelen mücte- hid imamların görüşlerine vâkıf olması da onu bu hususta daha güçlü kılmıştır. el - Câmi cu's-şahîh'indeki bab başlıkla­rını tesbit ederken herhangi bir mezhe­be bağlı kalmamış, yalnızca naklettiği nasları dikkate alarak hüküm çıkarmış­tır. Ayrıca Ebû Hanîfe'ye muvafakat et­tiği yerler, Şâfıî'ye muvafakat ettikle­rinden daha az değildir (Keşmîrî, I, 58). Meselâ Buhârî, abdesti sadece iki çıkış mahallinden çıkan şeylerin bozduğunu kabul ederek tenasül organına veya ka­dına dokunmak sebebiyle abdest alma­nın vacip olmadığını söylemiş (Buhârî, "Vudû5", 36), böylece Ebû Hanîfe'ye mu­vafakat ederken Şâfiî'den ayrılmıştır. Bu­na Karşılık başkasının câriyesitu gaspe- denle ilgili olarak verdiği hükümle Ebû Hanîfe'nin kanaatine ters düşmüştür (Buhârî, "Hiyel" 9; krş. Kâsânî, VII, 152). Öte yandan İbrâhim en-Nehaî'den hayız- lı kadının, İbn Abbas'tan da cünüp kim­senin Kur'an okumasında bir mahzur ol­madığını naklederken cünübün kıraati­ne cevaz vermekte ve bu fetvasıyla da fakihlerin büyük çoğunluğuna muhale­fet etmektedir (Buhârî, "Hayız", 7; İbn Hacer, Fethu'l-bârî,II, 220). Şu kadar var ki Şâfiî'de görüldüğü üzere delillerden ahkâm çıkarmak için esas teşkil edecek herhangi bir usul kaidesi Buhârî'den nakledilmemiştir. Bu noktadan hareket­le onun mutlak müctehid değil ancak mezhepte müctehid olduğunu söylemek ilk bakışta mümkün gibi görünürse de aslında doğru değildir. Çünkü bu ölçü doğru kabul edilecek olursa, Takıyyüd- din AbdülganFnin de belirttiği gibi, İmam Mâlik ile Ebû Hanîfe'nin de mutlak müc­tehid sayılmaması gerekir (Hüseynî Ab- dülmecîd Hâşim, s. 169).
Bütün âlimler, Buhârî'nin telif ettiği eserler ve verdiği fetvalar yoluyla büyük bir fıkhî miras bıraktığı hususunda itti­fak etmişlerdir. Söz konusu eserleri için­de en önde gelenin el-Câmi'u'ş-şahîh olduğu bilinmektedir. Bu eser başlı ba­şına bir fıkıh ve fetva hâzinesi olarak ni­telendirilmektedir. Özellikle Buhârî ta­rafından konulan bab başlıkları fıkhî gö­rüşlerini yansıtması bakımından apayrı bir önem taşır. Bu sebeple, "Buhârî'nin fıkhı bab başlıklarındadır" denilmiştir.
İbn Hacer'in tesbit ve değerlendirme­sine göre Buhârî, Şahîh'inde fıkhî bilgi ve inceliklerin bulunmasına özen gös­termiş, bundan dolayı rivayet ettiği nas- lardan birçok hüküm çıkarmış ve bu hükümleri ilgili kitâbın (ana bölümün) muhtelif babları arasına uygun bir şe­kilde serpiştirmiştir. Bunu yaparken ge­rekli yerlerde ahkâm âyetlerini zikret­meyi de ihmal etmemiştir. Aslında el- Câmi':u'ş-şahîh'\telif ederken Buhâ­rî'nin takip ettiği hedef, koyduğu pren­sipler çerçevesinde hadis nakletmenin yanında bunlardan ve ilgili âyetlerden hükümler çıkarmak olmuştu. Bu sebep­ledir ki birçok babda rivayet ettiği ha­dislerin isnadını başka yerde vermiş ol­duğundan tekrar kaydetmeyerek yal­nızca Hz. Peygamber'den nakilde bulu­nan kimsenin adını ve hadisin ilgili kıs­mını zikretmekle yetinmiştir. Bu ve ben­zeri durumlarda Buhârî'nin esas amacı, bab başlığı olarak ele aldığı mesele için bir delil getirmek olmuş ve zaten mâ- lum olan bu hadislere yalnızca işarette bulunmakla yetinmiştir. Bazan bir bab­da sadece bir hadis kaydedilmesinin, ba­zan da konu ile ilgili olarak hadis bulun­mayıp onun yerine bir Kur'an âyeti zik­redilmesinin sebebi budur (meselâ bk. Buhârî, "Mezâlim" 6, 7). Böyle durumlar­da Buhârî'nin, bab başlığı şeklinde orta­ya koyduğu hükmün delilinin hadis de­ğil Kur'an olduğunu belirtmek istediği anlaşılmaktadır. Hatta bazan da bab başlığının altında hiçbir şey kaydedilme­miştir (meselâ bk. Buhârî, "Mükâteb", 1, "Cihâd", 174).
Buhârî'nin el-Câmicuş-şahîh'inekoy­duğu bab başlıklarının hem muhaddis- ler hem de fakihler için taşıdığı önem dolayısıyla bu eser üzerine yapılan şerh­lerde konu itina ile işlendiği gibi aynı mevzuda müstakil eserler de kaleme alınmıştır. İbn Hacer el-Askalânî'ye ait Fethu'l-bâriile onun mukaddimesi ma­hiyetinde olan Hedyus-sâribu husus­ta ilk hatırlanacak kaynaklardır. Hadis ve fıkıh alanında otorite kabul edilen Ha­nefî âlimi Bedreddin el-Aynî'ye ait 'Um­de tu 1-kan deise özellikle bab başlık­ları ile ilgili fıkhî konular derinlemesine incelenmiş, gerekli yerlerde birçok me­sele tartışmaya açılmıştır. Şehâbeddin el-Kastallânî İrşâdü's-sârîadlı şerhinde, Muhammed Enver el-Keşmîrî de Feyzü'l- bûrl'deaynı metodu takip etmişlerdir (bu konuda telif edilen müstakil eserler için bk. el-CÂMİU's-SAHÎH).
İbn Hacer'e göre Buhârî'nin fıkıh ala­nındaki kudreti sadece bab başlıkların­da değil aynı zamanda babların düzen­lenmesinde de görülmektedir. Hocası Ebû Hafs Ömer b. Raslân el-Bulkînî'nin bu konudaki görüşlerini nakleden İbn Hacer [Hedyus-sân,II, 224-227), bu Üs­lûp ve metottan etkilenmiş olarak Fethu'l-bâıî'de benzeri değerlendirmeleri ihmal etmemiştir. Meselâ "Kitâbü's-sa- lât'ın başlangıcında sözü edilen tertip ve tanzimin fıkhî cephesi hakkında ileri sürdüğü mütalaalar dikkate değer (Fet­hu'l-bârî, III, 3-4).
Buhârî, diğer imamların hüküm çıkar­dığı şer'î kaynaklardan faydalanmakla birlikte onun genelde takip ettiği me­tot, hadisleri ihtiva ettikleri fıkhî hüküm­leri esas almak suretiyle bablara ayır­mak, bu bablarda yer alan meseleleri Kur'an, hadis ve sahabe fetvalarına da­yandırmaktır. Bazı araştırmacılara göre bu metodun belli başlı üç özelliği vardır. 1. Fıkhî hükme temel teşkil eden esas kaynağın sıhhatine güven duymak; 2. Sahâbe ve tâbiîn tarafından varılan ya da onlar tarafından teyit edilen hükmün doğruluğuna inanmak; 3. Ehliyetli bir fakihin önüne bir hükmün âyet ve ha­disle ilgisi hususunda yeni ufuklar aç­mak.
Buhârî sadece kendi görüşünü zikret­mekle yetinmemiş, bazı durumlarda mu­halif görüşleri de kaydetmiş ve onlarla tartışmaya girmekten çekinmemiştir. Bu durumlarda karşı görüşü savunan kişi veya mezhebin adını anmak yerine "ba­zı insanlar, insanlardan biri" tabirini kul- lanmıştır. Bu şekilde vârit olan itirazla­rın birçoğu Ebû Hanîfe'ye yönelik oldu­ğu için Hanefî mezhebi mensuplan bu tabiri, imamlarının lâyık olduğu maka­ma yakışmayan bir ifade olarak değer­lendirmişler, hatta bu konuyu ciddi bir mesele gibi ele alan bir grup Hintli Ha­nefî âlimi Baczu'n-nâs fî def'i'l-vesvâs (Hind 1892) adıyla bir kitap telif etmiş­tir. Söz konusu eser, Buhârî'nin Ebû Ha- nîfe'ye yönelttiği itirazlara verilmiş ce­vaplar mahiyetindedir. Bu konuda kale­me alınan diğer bir kitap da Keşfü'l-il- tibâs cammâ evredehü'l-Buhârî calâ ba'zı'n-rtâs'tır. Daha sonra Mevlânâ Mu­hammed Nezîr Hüseyin ed-Dihlevî bu ki­taba cevap vermek ve dolayısıyla Buhâ- rî'yi savunmak maksadıyla Refzu'l-ilti- bâscan baczı'rı-nâsadını verdiği bir eser kaleme almıştır (Hind 1311). Hü­seynî Abdülmecid Hâşim de kaynaklar­da son derece nâzik ve saygılı bir kişi ol­duğu kaydedilen Buhârî'nin söz konusu tabirinin Hanefî âlimlerin zannettiği gi­bi bir anlam taşımayıp tam aksine Ebû Hanîfe'ye saygıyı ifade ettiğini ileri sür­mektedir (el-İmâmü'l-Buhârî: muhaddi- şen ve fakiherı, s. 192-193).
BİBLİYOGRAFYA :
Buhâri, "Mezâlim", 6, 7, "Mükâteb", 1, "Bi­yel", 9, "Cihâd", 174, "Vudûs", 36, "Hayız", 7; Hatîb, Târîhu Bağdâd, II, 16, 19, 22; Tabaka- tü'l-Hanâbile, I, 271-279; Kâsânî, Bedâ'(', VII, 152; Nevevî, Tehzîb,I, 68-69; a.mlf.. Mâ 7e- messü ileyhi hâcetul-kârî li-Sahihi'l-Imâmi'l- Buhârî (nşr. Ali Hüseyin Ali Abdülhamîd), Bey­rut, ts. (Dârü'l-Kütübiî-ilmiyye), s. 51-52; Süb­kî, Tabakât, II, 212-241; İbn Kesîr, el-Bidâye, XI, 26; Kirmânî, el-Kevâkibü'd-derârî, Bey­rut 1401/1981, Mukaddime, I, 11; İbn Hacer, Hedyü's-sârt (Sa'd), I, 7, 13; II, 224-227, 234, 236, 237; a.mlf., Fethu'l-bârî (Sa'd), II, 220; III, 3-4; Taşköprizâde, Miftâhu's-sa<:âde, II, 132; Sıddîk Haşan Han, 'Aunü'l-bârt li-halli edilleti'l-Buhârî, Haleb 1404/1984, I, 14; Keş­mîrî, Feyzü'l-bârî'ala Şahîhi'l-Buhârî, Kahire 1357/1938, I, 278, ayrıca bk. Mukaddime, I, 33, 40, 57, 58; Hüseynî Abdülmecîd Hâşim, el- Imâmü'l-Buhârî: muhaddisen ve fakiherı. Ka­hire, ts. (Mısrü'l-Arabiyye), s. 165-185, 192- 193; Rifat Fevzi Abdülmuttalib, Kütübus-sün- ne. Kahire 1399/1979, I, 55, 57; Muhammed Abdülkâdir Ebû Fâris, Fıkhü'l-lmâmi'l-Buhârî, Amman 1409/1989, I, 49-67, 71-75, 82"-83, i-97.                                           iyi
SALİM ÖĞÜT
KAYNAK: İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, TÜRKİYE DİYANET VAKFI YAYINLARI, 6. CİLT, İSTANBUL

İMAM BUHÂRÎ HAKKINDA BİLGİLER

Kur'ân-ı kerîmden sonra dünyânın en kıymetli kitabı olan Sahîh-i Buhârî adıyla meşhur olan hadis kitabını yazan büyük hadis âlimi. İsmi, Muhammed bin İsmâil olup, künyesi Ebû Abdullah'tır. Hadis ilminde yüksek derecede olup, 300.000'den fazla hadîs-i şerîfi senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için "İmâm", Buharalı olduğu için "Buhârî" denilmiş, İmâm-ı Buhârî ismiyle meşhûr olmuştur. 810 (H. 194) senesinde Buhârâ'da doğdu. 870 (H. 256) senesinde Semerkant'ın Hartenk kasabasında vefât etti.

Küçük yaşta babasını kaybeden Buhârî, ilk tahsiline doğum yeri olan Buhârâ'da başladı. Duâsı makbul sâlihâ bir hanım olan annesi, onun ve kardeşinin yetişmesi için gayret sarf etti. On yaşından îtibâren hadis âlimlerinin derslerine devâm etti. On beş yaşına girmeden 70.000 hadîs-i şerîfi ezberledi. Hadis ilminde kısa sürede o derece ilerledi ki, hocaları ile karşılıklı ilmî münâzaralarda bulunmaya başladı. Nitekim hocası Dâhilî, bâzı hadîs rivâyetlerindeki eksikliklerini onun yardımıyla tamamlamıştır. On altı yaşındayken Abdullah bin Mübârek ve Vekî bin Cerrâh'ın kitaplarını ezberledi. Fıkıh ilminde, müctehitlerin bildirdiklerini öğrendi. Sonra annesi ve kardeşiyle birlikte hacca gitti. Hac farîzasını îfâ ettikten sonra annesi ve kardeşi Buhârâ'ya döndüler, İmâm-ı Buhârî ise, Mekke'de kalıp, hadîs-i şerîf toplamaya başladı. On sekiz yaşındayken Sahâbe ve Tâbiîn fetvâlarını topladı. Abdullah bin Zübeyr el-Hamîdî'den Şâfiî fıkhını öğrendi. Bu arada Medîne-i münevvereye gidip Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret edip, geceleri kabr-i şerîf başında Târih-ul-Kebîr kitabını yazdı. Mekke ve Medîne'den başka, Bağdat, Basra, Kûfe, Mısır, Nişâbur, Belh, Merv, Askalan,Dımeşk, Hums, Rey ve Kayseriyye gibi ilim merkezlerini dolaşıp, hadis âlimleriyle görüşüp binden fazla âlimden hadis ve diğer ilimleri öğrenip nakletti.

Kuvvetli zekâya ve hâfızaya sâhib olan İmâm-ı Buhârî, işittiği hadîs-i şerîfi hemen ezberliyordu. Onunla hadîs-i şerîf dinleyenler yazdığı hâlde, o, yazma ihtiyâcını duymuyordu. Muhammed bin Selâm el-Bîkendî, İbrâhim bin el-Eş'âs, Ebû Âsım eş-Şeybânî, Abdurrahmân bin Muhammed bin Hammad, Hâlid bin Mahled, Ebû Nasr-il-Ferâdisî, Abdân bin Osmân el-Mervezî, Ali bin el-Medînî, Ahmed bin Hanbel, Yahyâ bin Ma'în, İshak bin Râheveyh, Süleymân bin Harb, Abdullah bin Zübeyr el-Hâmidî gibi hocalar elinde yetişti.

Buhârî, ilim tahsilini bitirdikten sonra, Mısır'dan Mâverâünnehr'e kadar tanınmış ilim merkezlerinde hadis ve çeşitli ilimler okuttu. Derslerinde binlerce talebe bulunurdu. Kendisinden 70.000'den fazla talebe hadis dinlemiştir. Bunlar arasında, Tirmizî, Nesâî, Ebû Zür'a ve Ebû Bekr bin Huzeyme, İbn-i Ebî Dâvûd, Muhammed bin Nasr-ul-Mervezî, Müslim bin Haccâc, İbn-i Ebiddünyâ gibi büyük ve tanınmış hadis âlimleri de vardı. Binlerce talebe yetiştirdikten sonra Nişâbur'a oradan da Buhâra'ya döndü. Bir müddet Buhâra'da kalıp, hadis ve ilim öğretmekle meşgul oldu. Bir rivâyete göre Buhâra vâlisi çocukları için özel ders verilmesini, buraya kimsenin girip, dersi dinlememesini istedi. Buhârî cevâbında; "Ben bir kısım kimseleri hadis dinlemekten men edip, birkaç kişiye hadis öğretmem." buyurdu. Bu durum vâliyle arasının açılmasına sebeb oldu. Buhâra'dan ayrıldı. Allahü teâlâya, şikâyet yoluyla vâlinin verdiği sıkıntıyı arz etti. Duâsı kabûl olup, aradan bir ay geçmeden vâli azledildi, zindana atıldı. Bu arada Semerkantlılar kendisini dâvet ettiler. Giderken yolda, Semerkantlılardan bir kısım insanların isteyip, bir kısmının istemediği haberini alınca, Hartenk köyünde kaldı. İşin iç yüzünü öğrenmek istemişti. İnsanların bu hâlinden kalbi daraldı ve canı sıkıldı. Teheccüt namazından sonra ellerini açıp; "Yâ Rabbî! Yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al!" diye duâ etti. O ay, orada hastalandı ve 870 yılının Ramazan bayramı gecesi Semerkant'tan 72 km uzaklıkta olan Hartenk'de vefât etti. Mezarı oradadır.

İmâm-ı Buhârî, çok cömerd olup, herkese iyilik ederdi. Fakîrlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyaçlarını bizzat karşılardı. Bayram günleri hâriç bütün yılını oruçla geçirirdi. Haramlardan ve şüphelilerden dâima kaçar, gıybetten çok korkardı. "İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın." buyururdu. Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibâdetle meşgul olurdu. Kur'ân-ı kerîmi üç günde bir defâ hatmederdi.

Hadis ilminin ve hadis âlimlerinin önderi olan İmâm-ı Buhârî, yüz binlerce hadîs-i şerîfi ezberlemişti. Hadîs-i şerîfleri metinleri ve senetleriyle ezbere bilirdi. Hadîs-i şerîflerin râvîlerini çok inceler dînin emirlerine uymayan, edeplerini gözetmeyen, ahlâkında bir kusur olanların rivâyet ettiği hadîs-i şerîfleri almazdı. Hadîs-i şerîfin metnini ezberlediği gibi, o hadîs-i şerîfi rivâyet eden kimselerin, künyelerini, doğum ve ölüm târihlerini, ahlâk ve yaşayışlarını, kimden rivâyette bulunduklarını, o râvîden başka kimlerin hadîs-i şerîf aldığını öğrenir ve ezberlerdi. Bir kimse hadis rivâyetinde ve râvîlerin senedinde hatâya düşse, hemen İmâm-ı Buhârî'yi bulup sorar ve doğrusunu öğrenirdi. Gittiği her yerde, etrâfı hadîs-i şerîf almak ve öğrenmek isteyenlerle dolup taşardı. İmâm-ı Buhârî'nin hadis ilmindeki rumuzu "HI" harfidir. Aynı zamanda tefsir ve kelâm ilimlerinde de üstâd olan İmâm-ı Buhârî'nin tefsire dâir bildirdiği rivâyetler tefsir âlimlerinin eserlerini süslemektedir. Kelâm ilmine dâir eserler de yazmıştır.

Eserleri:

1) Câmi-us-Sahîh: En büyük ve en meşhur eseridir. Sahîh-i Buhârî ismiyle de tanınır. İslâm âlimleri söz birliğiyle; "Kur'ân-ı kerîmden sonra en sahih kitap Sahîh-i Buhârî'dir." buyurmuşlardır. İmâm-ı Buhârî bu kitabı Mescid-i Harâm'da yazdı. Her hadîs-i şerîfi kitâbına yazmadan önce istihâre yapmıştır. Gusl edip, Kâbe'de makâmın gerisinde iki rekat namaz kılıp, koyduğu sağlam usûllere göre sahih olduğu kesin olarak belli olan hadîs-i şerîfleri yazmıştır. Bu kitabı müsveddeden temize çekme işini de Medîne-i münevverede Peygamber efendimizin kabr-i şerîfi ile minberi arasında bulunan Ravda-i Mutahherada yaptı. Bu eserini nasıl yazdığını kendisi şöyle anlatmıştır: "Câmi-us-Sahîh kitâbını, 600.000 hadîs-i şerîf arasından seçtim. Her hadîs-i şerîfi kitaba koymadan önce gusledip, iki rekat namaz kılıp, istihâre yaptım. Ondan sonra hadîs-i şerîfi kitaba koydum. Bunları yapmadan hiçbir hadisi yazmadım. 7275 hadîs-i şerîf olan bu kitabı on altı yılda tamamladım."

Kütüb-ü Sitte adı verilen altı sahih hadis kitabının en başta geleni olan Sahîh-i Buhârî'nin, Ali el-Yünûnî tarafından el yazmasıyla çoğaltılan metni mûteber olmuştur. Bu nüshanın aslı Kâhire'de Akboğa Medresesi Kütüphânesindedir. Sahîh-i Buhârî'nin birçok şerhleri ve baskıları yapılmıştır. 1894'te Sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından Mısır'da yaptırılan iki cilt baskısı pek nefis, ciltlenmiş, altın tuğra ve nukûş ile süslenmiştir. Bu baskı Bulak'ta Emîriyye Matbaasında yapıldı. Zeynüddîn Ahmed Zebîdî, mukarrer rivâyetleri birleştirerek Buhârî-i Şerîf Tecrid-i Sarîh ismiyle kısaltılmıştır.

2) Târih-ul-Kebîr, 3)Târih-ul-Evsat, 4)Târih-us-Sagîr (Bu üç eser hadis râvîlerinin hayatlarını ve hadis ilmindeki yerlerini ihtivâ etmektedir.), 5) Kitâb-u Duafâ-is-Sağîre: Zayıf râvîlerin hallerinden bahseder. 6) Et-Târih fî Mârifeti Ruvât-ül-Hadîs, 7) Et-Tevârîh-ul-Ensab, 8) Kitâb-ül-Kûnâ, 9) El-Edeb-ül-Müfred (Ahlâkla ilgili hadîs-i şerîfleri toplayan eserdir.), 10) Ref'ul-Yedeyn fissalâti, 11) Kitâb-ül-Kırâati Half-el-İmâm, 12) Halk-ul-Ef'âl-il-İbâdi ver-Reddü alel-Cehmiyye, 13) El-Akide yâhut Et-Tevhîd: Kelâm ilmiyle ilgilidir. 14) El-Câmi-ul-Kebîr, 15) Et-Tefsîr-ül-Kebîr, 16) Kitâb-ül-Mebsût, 17) Esmâ-üs-Sahâbe.

KAYNAK: REHBER ANSİKLOPEDİSİ, 4. CİLT

 

 
1- BU SİTE TAMAMEN BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR VE BİLGİLERİN GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMA İHTİMALİ VARDIR.
2- BU SİTE RESMİ BİR SİTE DEĞİL, KİŞİSEL BİR SİTEDİR.
3- YANLIŞLIKLA DA OLSA VERİLEBİLECEK HATALI BİLGİLER DOLAYISIYLA www.ygslyssistemi.com YÖNETİMİ HİÇ BİR SORUMLULUK KABUL ETMEZ.
4- SİTEMİZDEN EDİNDİĞİNİZ TÜM BİLGİLERİ MUTLAKA RESMİ KAYNAKLARDAN DA KONTROL EDİNİZ.
5- SİTEMİZDEKİ DİĞER SINAVLAR KISMI SADECE BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. YGS LYS HARİCİNDEKİ SINAVLARLA İLGİLİ SORU SORMAYINIZ.
6- HİÇ BİR KULLANICI SİTEMİZDEKİ BİLGİLERDEN DOLAYI HERHANGİ BİR ZARARA UĞRADIĞI YÖNÜNDE ŞİKAYETTE BULUNAMAZ.
ASLOLAN RESMİ KAYNAKLARDAN ELDE EDİLEN BİLGİLERDİR. BURADA VERİLMİŞ OLAN BAZI PRATİK BİLGİLERİN OLASI YANLIŞLIĞI YA DA GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMASI NEDENİYLE MAĞDUR OLMAMAK İÇİN LÜTFEN RESMİ KAYNAKLARA BAKINIZ.
7- BU SİTEYİ ZİYARET EDEN TÜM ZİYARETÇİLERİ BU UYARILARI OKUMUŞ KABUL ETMEKTEYİZ..

www.ygslyssistemi.com başarılar diler.......

Makale Arşivi

copyrite© ygslyssistemi.com
Her hakkı saklıdır. Yayınlanan makalelerin bir kısmı ya da tamamı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.