Psikoloji Tarihi

İslam Ansiklopedisi A

İslam Ansiklopedisi B

Cemil Meriç

Karen Horney

PDR Notları






 
ANTALYA, BURSA, İSTANBUL VE KONYA'DAKİ ADAYLAR! SINAV KAYGISINDAN KURTULMAK İÇİN PROFESYONEL DESTEK ALABİLİRSİNİZ TIKLAYIN

PSİKOLOJİNİN EPİSTEMOLOJİSİ

Biz, insanı anlamaya çalışan bir bilim dalı olarak insanla ilgili neye bilgi (epistemoloji) demeliyiz? Bir bilim dalı, bilim dünyasında bu soruyu kendi meşruiyeti için cevaplamak zorundadır. Bu cevap, yukarıda da açıklandığı üzere, seçilen ontolojiye bağımlıdır, çünkü ontoloji beraberinde bir bilgi edinme yolu, bir epistemoloji getirmektedir.
Psikoloji, geçen yüzyılın son yıllarında bilimsel bir şekil kazanmak üzere felsefeden ayrılmıştı. Başlangıçtaki uygulamada sosyal alandan çok tıbbî alanda yer aldığı kabul edildiğinden, meşruluğu doğa bilimlerine olan yakınlığına bağlıydı. Çünkü, Comte'un 'göz kendine bakamaz' varsayımını benimsemiş olan devrin hâkim bilim ideolojisi pozitivizm, psikolojiyi doğa bilimlerine itmekteydi. Sonuçta psikoloji, sosyal bilim olma cephesinden başlangıçta uzaklaşarak, kendisine biyolojik temelli bir bilim olma hedefini koydu. Bu hedefle kendisini, akademik yapılanmanın doğa bilimleri bölümlerine yerleştirdi (Gulbenkian Komisyonu, 1996). Bu arada, araştırma nesnesi olan insanı toplum içinde çözümlemeye çalışan teoriler halen mevcudiyetini korumaktaydı. Bu teorileri üreten ve üzerinde düşünmek isteyen sosyal psikologlar, sosyal bilim kampında kalmaya çalışıyorlardı. Ama bu sıralarda psikolojinin geneldeki kurumsal özelliği baskın çıktığından »narjinalleştiler. Böylece de sosyal psikoloji araştırma çerçevesini psikolojinin anlayışıyla uzlaştırmak zorunda kaldı. Başlangıçtaki bir çok teori sosyolojiye göç etti (sözgelimi Mead'in sembolik etkileşim teorisi).
Doğa bilimi olmaya karar veren psikolojinin yukarıdaki ontoloji çerçevesinde meşruiyetini, devrin hâkim bilim ideolojisi olan pozitivizmin kendisi vermiştir (Markovâ, 1982; Farr, 1996). Böylelikle psikoloji pozitivizmi, bilim olmanın ve bilim yapabilmenin tek ideolojisi olarak kabul etti. Bu kabul, psikolojinin o dönemde kendisini var edebilme adına verdiği ontolojik bir karardı (Narter, 1999). Bu karar gereği, psikoloji, bilgi toplama aracı olarak pozitif bilim yaklaşımını ve deneysel yöntemi benimsemiştir (Karakaş, 1988).
1.4. Pozitivizm
Pozitivizm (bkz: Ural, 1986; Demir, 1997; Aslan, 1995) tarihçesi İçinde değişik anlam ve biçimler taşımıştır. Ama hepsinde ortak olan nokta deney ve gözlemdir. Doğru bilginin edinilmesinde deney ve gözlemi nihaî kıstas olarak kullanır. Bilimin nesnesinin sayılabilir ve ölçülebilir olması gerektiğini savunur. Bu görüşe göre bilgi, olgularla desteklenen verilere dayanır ve yegâne sağlam bilgidir. Birbiri ile ilişkili üç özelliği vardır:
1. Bilgi yalnızca deney üzerine temellenebilir.
2. Doğa bilimlerinin işlem ve yöntemleri, değişmeyen doğa yasalarını bulmak amacındadır. Doğa bilimlerinin işlem ve yöntemleri, toplumsal dünyanın değişmeyen yasalarını bulmak için doğrudan uygulanabilir (pozitivist epistemoloji).
3. Bilgi nötr olmalıdır. Bunun yolu ise 'olgularla' 'değerleri' birbirinden kesinlikle ayırmaktır (nesnellik).
Pozitivizme göre bilim, dışsal dünyaya ilişkin açıklayıcı ve tahmin edici bilgi edinme girişimidir. Bunu yapmak için, dışsal dünyada bulunan düzenli ilişkileri ifade eden, oldukça genel önermelerden oluşan teoriler inşâ edilmelidir. Pozitivist bilim anlayışına göre;
.   bir olayın açıklanması, onun bir düzenlilik örneği olduğunu göstermektir,
.   teoriler geliştirilirken ortaya konan kanunlar evrensel şartların biçimine sahip olmalıdır, ve
.   genellenebilir olmalıdır,
Pozitivistlerin kabul ettiği anlayışlardan biri olan tümevarım-cı anlayışa göre, bilimde zamanla artan bir kesinlikte daha çok olgu keşfedilir. Böylece teoriler daha genel ve evrensel bir kimliğe kavuşur. İkinci, hipotetiko-dedüktif anlayışa göre ise bilimin ilerlemesi sürekli değildir, birikerek de ilerlemez. Bilim sürekli bir teori formülasyonu ve bunlann reddiyesi ile gelişir. Kısacası pozitivizmde:
.   Dışsal gerçekliğin doğru, açıklayıcı ve tahmin edici bilgisi amaçlanmaktadır.
.   Bilim rasyonel ve nesnel bir soruşturmadır.
.   İspatlama ve nesnellik ilkesi geçerlidir.
.   Nesneler dış dünyada, bizim onlarla olan ilişkilerimizden, onlar hakkındaki teorilerimizden bağımsız bir şekilde vardır.
Pozitivizmin bilim tarihi içindeki gelişimi, aydınlanma düşüncesi (bkz: Çiğdem, 1997) ile İngiliz empirizmine dayanır. Tarihçesi içinde pozitivizmi kabaca ikiye ayırabiliriz: Comte ile başlayan klasik pozitivizm ile yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde şekillenen Alman kökenli mantıksal pozitivizm. Klasik pozitivizmde bilgi edinme formülü; akıl yürütme ve gözlemlerdir. Mantıksal pozitivizm, genelde Alman idealizmine özelde Hegel 'in ve onun düşünce yapısının versiyonlanna bir tepkiden doğmuştur. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde şekillenmeye başlamıştır. Her iki pozitivizm de Des-cartes'in rasyonalizmi ile İngiliz empirisizminin sentezine dayanır. Pozitivizm, modernite, düalizm ve rasyonalite birbirlerinin önkoşulu olacak şekilde ilişki halindedirler (Aslan, 1995).
Pozitivizm modernite sürecinde (bkz. 3.3. Yeni Epistemoloji, ayrıca Çiğdem, 1997) yer alır. Modernite ise düalizme dayanır. Düalizm nihaî ve birbirine indirgenemez, birbirinin karşıtı ve birbirini dışarda bırakan dikotomilerin dünyayı açıklamakta zorunlu olduklarını savunur (Aslan, 1995). Dikotomiler şu kavram çiftleri  altında  çıkar:  beden-ruh;  beyin-bilinç;  madde-zihin; nesne-özne;  rasyonel-irrasyonel;  nesnel-öznel;  nesnellik-öz-nellik; vb. Bunlar birbirine karşıt gerçeklik düzeyleridir. Birinciler nihaî ve ana gerçekliklerdir. İkinciler ise talîdir. Birinciler sebep, kriter iken, ikinciler ise bu kriterler ve sebeplere göre anlaşılması gerekenlerdir, sonuçtur.
Düalizm rasyonalizme dayanır. Rasyonalizm genelde mantığa ve matematiğe inançtır. En genel anlamı ile insanın amaçlarına ulaşmasında alda başvurmadır. Rasyonalizm doğanın akılla kavranabilir olduğunu ve doğa-üstü hiçbir şeyin bulunmadığını iddia eder.
Pozitivizm bir rasyonalizm formudur ve modern rasyonalizmin anahtar kişisi Descartes'tır (Aslan, 1995). Öne sürdüğü tezler Kartezyenizm olarak bilinir. Temel tezlerinden biri, ki psikoloji bunun etkisi altındadır, zihin- beden ayırımıdır. Bu ayırıma göre, zihin, bedenden ayrı bir şeydir. Düalizmdeki birincil nitelikler alanı ve ikincil nitelikler alanı hatırlanacak olursa, zihin birincil, beden ikincil nitelikler alanıdır. Zihin - beden ayırımı kartezyen düalizmde ontolojik bir düalizm, özne-nesne (ben/öteki) düalizmi ise epistemolojik düalizmdir (Aslan, 1995).
Kartezyen düalizmin ilkelerine göre, doğruluğu apaçık olmayan bir şeyden şüphe edilmelidir. Bu sebeple doğadaki olayların hepsine şüphe ile yaklaşılmalıdır. Yine bu ilkelere göre incelenecek olan, çözümlenebilir en küçük ve çok sayıda parçaya ayrılmalıdır. Bir başka ifade ile analiz edilmelidir, dolayısıyla burada tümevarıma bir yaklaşım vardır. Bu yaklaşımın altında yatan; bütünün, parçalarının birbiri ile bağlantılı bir sistem olması ve parçalar arasındaki bağlantının nedensel ve zorunlu olmasıdır. Bu düalizmin bir diğer ilkesine göre, düşünce düzenle yürütülmelidir. Buna göre, bilinmesi en kolay nesnelerden başlanmalı ve en bileşik nesnelere derece derece yükselmelidir. Hiçbir şeyin eksik bırakılmadığından emin olmak için her adımda sayım ve genel gözden geçirme yapılmalıdır yani istatistik kullanılmalıdır.
1.5. PsikolojidE Pozitivizm
Bugün, özellikle, sosyal bilimler pozitivizmi ve getirdiği bilim anlayışını red etmektedir. Ama doğa bilimlerine oturan psikolojide bu bilim anlayışı etkili olmaya halen devam etmektedir.
Pozitivizmin; bilimsel bilgiyi mantıksal analize indirgeyen, metafizik ve doğaüstü açiKiamaları red eden anlayışı mantıksal pozitivizm olarak bilinir. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Viyana'da
şekillenmiştir. Bilgi ve gerçeğin ölçütü olarak, tutarlı ve görgül olarak ispatlanabilirliği kabul eder. Doğa bilimi deneyleme yöntemini nedensel açıklamalara ulaşmanın en asil yolu olarak savunur ve kullanır. Deneysel yöntemin, araştırılan bütünün parçaları arasındaki nedensel ilişkiyi ortaya koyabilme gücünün diğer yöntemlere göre en fazla olduğu düşünülür.
Bu sebeplerle psikoloji, epistemolojik tercihini, mantıksal pozitivizmden ve onun pozitivist-empirist yöntem anlayışından yana kullandı. Buna uygun olarak psikoloji, çalışmalarında geçen bütün kavramları empirik terimlerle, operasyonel olarak tanımlar. Bu suretle kavramlarına gözlenebilir ve ölçülebilir bir nitelik kazandırmış olur. Bu niteliğe sahip veriler tekrarlanabilir ve verifiye edilebilir.
Farr (1996) psikolojide, tarihinin başlangıcından bugüne kadar devam eden iki farklı pozitivizm anlayışı olduğunu öne sürmektedir. Psikoloji laboratuarını ilk kuran kişi olması sebebi ile psikolojinin  kurucusu da sayılan VVundt'un pozitivizm anlayışı ile öğrencilerinin anlayışları farklıydı. Wundt, felsefedeki belirli soyut problemlerin deneysel olarak çözülebileceğine inanıyordu. Ama Wundt bu projenin sınırlı olduğunu, bu sebeple bir sosyal bilim biçiminin de ilâve edilmesi kanaatindeydi. VVundt'a göre daha yüksek düzeydeki - dil, düşünce gibi - zihinsel süreçlerin deneysel olarak incelenmesi mümkün değildi. Buna karşılık VVundt'un öğrencileri olan Külpe, Ebbinghaus tam tersini savunarak psikolojinin bütünü ile deneysel olarak incelenebileceğini savundular. Bu savunmanın altında, doğa bilimleri yön-' teminin ancak gözlenebilir, tekrarlanabilir verilerle çalıştığı ve bu suretle nedensel ilişkileri açıklayabildiği düsturu vardı. Zihin gözlenemezdi, ortaya çıkardığı faaliyetler o günlerde kullanılan
içebakış yöntemi ile tekrarlanamıyor, üstelik hakkındaki veriler ancak o İçişi tarafından verilebiliyor genellenemiyordu. Bu sebeple o güne kadar kullanılan psişe/zihin kavramını, organizma/davranış kavramı ile değiştirdiler. Bu suretle gözlenemeyen zihin inceleme nesneleri olmaktan çıktı ve gözlenebilirliği sebebi ile davranış inceleme nesnesi haline geldi. Psişe yerine organizma/davranış üzerinde yoğunlaşmak, zihnin inceleme nesnesi haline girmesinden daha kolaydı çünkü, zihin ile onun sosyal ve kültürel bağlamını birbirinden ayırt etmek zordu.
Psikolojinin bütünüyle bir doğa bilimi olarak düşünülmeye başlamasında dikkatin psişe yerine.organizma/davranış üzerinde yoğunlaşması ilk önemli adım sayılır (Farr, 1996). Böylelikle doğa biliminin gerekliliği olan nedensel açıklamalar yapabilme kapasitesine ulaşılmış, davranış sistemi ve davranış düzeni incelenebilir hale gelmiştir. Sonuçta da psikoloji doğa bilimi olmasını meşrulaştırabilmiştir.
VVundt'un öğrencileri, mantıksal pozitivizmi takip ederek psikolojinin bilim haline gelip tanımlanmasının peşindeydi. Daha ziyade Comte Pozitivizmini benimsemiş olan Wundt ise, zihnin kaynaklarını aramaktaydı. Zihin süreçlerinin analiz düzeylerinin birden fazla ve birbirinden farklı olduğunu düşünüyordu. VVundt'a göre, kişinin o an bilincinde olan şeyin incele-nebilirliği fizyolojik psikoloji ile mümkündür. Burada, içebakış yöntemi ile, o an bireyin bilincinde varolanın farkına varılabilir. Dolayısıyla, deneysel araştırmanın meşru nesnesi, VVundt'a göre, bilinçte o an var olandır. Daha yüksek düzeydeki zihinsel süreçler (dil gibi) aynı analiz düzeyinde incelenemez. Bu süreçler, o anki bilinç düzeyinde gerçekleşen, temel duyusal süreçler değildir. Bu süreçler içebakış yöntemi ile incelenemez çünkü,
zihin kendisine dönüp kendi ürünü olan şey üzerine çalışamaz. Wundt için kolektiftik arz eden zihinsel fenomenler tarih, kültür ve dil bütünü içinde etkileşimsel şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple deneysel olarak incelenemezler, dolayısıyla bu fenomenler sosyal bilimin bir parçasıdır. VVundt için zihin açık bir şekilde tarihsel bir fenomendir.
VVundt, o an bilinçte olanın içebakış yöntemi ile incelenmesini fizyolojik psikolojiye bırakırken, dil, kültür gibi daha yüksek zihin düzeylerinde işleyen kolektif zihinsel fenomenlerin deneysel olarak incelenemeyeceğini iddia ediyordu. Kendisi bu konuları Völkerpsychologie başlığı altında topluyordu. Bu başlık altında bireyin sosyal davranışını bir çalışma alanı olarak belirlemişti.
Bireyin sosyal davranışının incelenmesi, daha doğrusu deneysel olarak incelenebilir bir nesne haline sokulması episte-molojik olarak sorunlar doğurmuştur. Nitekim VVundt'un sosyal psikolojisi, deneylenebilir olmadığından kısa sürede dışlanmıştır. İnsanın davranışlarını araştırma nesnesi haline sokan psikoloji, bütün davranışları laboratuara sokmak durumunda kalmıştır. Bu sebeple davranış 'sosyal olan' ve 'sosyal olmayan' halinde iki farklı düzeyde kavramlaştırılmış, sosyal davranış, psikolojinin deneysel yöntem ilkelerine uygun kavramlar doğrultusunda, toplum içindeki bireyin sosyal davranışları olarak yeniden tanımlanmıştır. Özakpınar'a göre (1987) sosyal psikoloji, genel psikoloji içerisindeki yerini ancak biyolojik esaslı psikolojik araştırma zihniyetine bağlı kalarak koruyabilir, bu sebeple de sosyal psikoloji bireysel davranışın sosyal ilişkiler etkisiyle gelişimini ve değişimini inceler. Nitekim bir çok giriş kitabında buna uygun tariflerle karşılaşmak mümkündür. Sözgelimi Kağıtçıbaşı (1988) da sosyal psikolojiyi, bireylerin düşünce, duygu ve
davranışlarının, başkalarının gerçek, hayal edilen ya da gizli varlığından etkileniş tarzını anlama ve açıklama çabası olarak tarif etmektedir. 1970'lerde sosyal psikolojinin sosyalliği ve deneyselliği ile ilgili karşı eleştiriler alevlenmiş ve hızlanmıştı. Bu eleştirilerin sahiplerinden biri olan Tajfel (1972) sosyal davranışın bir boşlukta oluşmadığının, sosyal ortamda gerçekleştiğinin tekrar hatırlanması gerektiğini vurgulamaktaydı. Dışsal bir uyaran veya davranışın doğal ortamı olarak tanımladığı sosyal bağlamın sosyal psikolojik deneylere bir değişken olarak katılması gerektiğini savunmaktaydı.
Bireyin içsel özellikleri; öğrenme, hafıza, kognitif faaliyetler ile bireyin diğerleriyle birlikte gösterdiği faaliyetler; atıfları, tutumları, grup halinde davranışları yukarıda anlatılanlar sebebi ile iki ayn psikoloji dalı halinde incelenir olmuştur. Bunun da ötesinde sosyal psikolojinin kendi içinde, bireyin sosyal davranışının birey odaklı incelenmesini savunanlarla, toplum odaklı açıklanması gerektiğini savunanlar iki kutup oluşturmuştur. Bu iki kutup genelde, bireyci yaklaşım ve kolektif yaklaşım olarak bilinmektedir. Her iki yaklaşım da insana dair inceledikleri fenomenleri ayrıştırarak, bireysel fenomenlerle sosyal fenomenleri aralarında paylaşmışlardır. Halbuki bu iki fenomenin sentezlen-diği psikolojik modeller mevcuttur. Ama bu modeller, psikolojinin doğa bilimi olma amacıyla edindiği pozitivist-empirist yöntem sebebi ile psikolojinin dışına itilmişlerdir. Bunun en iyi bilinen ilk örneği Freud'un  psikanalitik modelidir. VVundt'un çağdaşı olan Freud, bireysel fenomenlerle sosyal fenomenleri psikolojinin tarihinde ilk kez sentezleyen kişidir. İd, ego, süperego kavramlarıyla, kültürün ve toplumun psikanalitik eleştirilerini yapmıştır. Freud, yaptığı şeyi meta psikoloji olarak tanımlayarak, o an bilinçte var olanı değil, bilinç dışında olanı incelediğini öne sürmüştür. Buna dayanarak da bilinçte o an bulunanı araştıran bilimin fizyolojik psikoloji olduğunu ileri sürmüştür (Farr, 1996). Wundt, fizyolojik psikoloji ile sosyal psikolojiyi (Völkerpsyc-hologie), bilinçte o an var olanla, o an var olmayan üzerinden ayırırken incelenebilirliklerinde yöntemsel bir ayırıma gidiyordu. Fizyolojik psikoloji deneysel olarak incelenebilirken, bilinçte o an temel bir duyusal süreç olarak işlemeyen, Freud'un terimlerine göre bilinç dışı işleyen kolektif fenomenlerin laboratuara sokulamayacağını ileri sürüyordu. VVundt'un amacı   bu ikisinin zihindeki sentezini yakalamaktı.
Bu sentezi kurabilen George Herbert Mead olmuştur (Farr, 1996). Mead bireysel davranışla sosyal davranışı zihin - benlik - toplum döngüsü içersinde sentezlemiştir. Kartezyen paradigmanın getirdiği ben - öteki düalizminde ben, birincil ve sebep kaynaklı bir nitelik taşır. Mead bu düalizm yerine Hegelci paradigmadan hareketle, ben ve ötekini birlikte devam eden ilişkisel bir bütün olarak düşünür. İlişkisel düşüncesinin temelinde yatan Mead'in karşılıklı öznelci yaklaşımıdır: İnsanı eylemden, eylemi zihinden, zihni de dilden ayırmaz. İnsan, eylemleri ve bu eylemleri yaparken yaptığı her şey ile birlikte sosyaldir, çünkü bunları ancak diğer insanların varlığı sayesinde gerçekleştirebilmektedir.
Mead'in karşılıklı öznellik teorisi, Hegelci paradigmadan ve dolayısıyla da Alman idealizminden etkilenmiştir. Psikolojinin tarihsel gelişiminin kartezyen bir paradigma içersinde gerçekleştiği düşünülecek olursa, Mead'in psikologların var olduğunu bile fark etmedikleri bir problemi çözdüğü söylenebilir (Farr, 1996). Descartes'in radikal şüphe yöntemi gözümüzün bizi her zaman aldatabilecegini tartışır. Bu yöntem anlayışı ile fiziksel dünya düşüncesinden sosyal dünya düşüncesinin bilinmeyenlerini tahmin etmede Descartes, diğer insanların zihinlerinin olup olmadığından şüphelenir. Ama 'düşünüyorum öyleyse varım' ifadesi ile öznenin zihninden şüphelenmez. Ona göre araştırılması gereken ötekinin zihnidir. Psikolojide sosyal olanın birey odaklı ele alınmasının temelinde yatan budur. Bu sebeple psikoloji sosyal bir bilim olarak gelişmemiştir. Toplum; bir özne olarak var oluş probleminden çok, diğerinin zihninin olup olmadığı problemi haline gelmiştir. Bu kartezyen düalizm içinde psikologlar hem kognitif hem de davranışçı zihin anlayışlarının sadece ötekinin zihninin varlığı meselesi olduğunu fark edemediler (Markovâ, 1982). tster içebakış yöntemi ile ulaşılsın, ister davranışın incelenmesi ile, isterse de performansı üzerinden hipotezlerin sınanması yoluyla olsun incelenen, kartezyen paradigma içersinde hep ben/öteki düalitesi olmuştur. Kartezyen paradigmanın ben/öteki düaliziminde ben'e sebep kaynaklı birincil nitelik olarak bakılır ve ben'in öteki ile ilişkisi 'veya' larla kurulur. Bu açıdan bakıldığında, Hegelci paradigma kartezyen  paradigmadan daha sosyaldir.  Hegelci  paradigmada ben/özne ve öteki/nesne ile ilişkiler 'her ikisi' ile birlikte kurulur. Dikotomiler içindeki ilişki kuruşlar farklı olduğu için bilginin kendisi de farklılaşır. Kartezyen paradigmada bilgi birikerek ileriye doğru yol alırken, Hegelci paradigmada bilgi döngüsel bir hareket içindedir, sürekli dönüşerek değişir.
Temel bilimsel ayınmda dualistikyapı Hegel'de de vardır ama, bu ikili yapının ilişkisi döngüseldir. Sözgelimi, Descartes, ben/öteki zihin/ beden ilişkisinde birinciler ikincilere göre esasken ve ikincilerin ancak varyasyon niteliğinde etkileri söz konusudur. Hegel de ise, bu ikililer birbirine bağımlıdır ve birbirinin içinden çıkarlar. Ama, psikolojinin kullandığı dualistik yapı Descartes'a yani New-toncu ontolojiye oturur. Zihni, davranış üzerindeki performansından, dolaylı çıktılarından doğru gözlemler. Bu davranışlar içerisindeki ilişkisi nedensel olan sistemi anlamayı hedefler. Nedensel ilişkileri deneyleyerek inceler. Dolayısıyla, sorumlu olduğunu düşündüğü bağımsız değişkeni laboratuarda kontrol eder. Böylece gündelik insandan uzaklaşır. İnsanın gündelik yaşantısına, sistemin esası üzerinde varyasyon muamelesi yapılır.
Bütün bunlardan dolayı psikologlar kişinin bireyselliğinin, biriciklik duygusunun kendisine ne ifade ettiğini soramadılar. Bunu yerine kişinin kendisine ikinci üçüncü şahıslardan doğru ne ifade ettiği üzerinde durdular. Benim için sizin kim olduğunuz empirik bir sorudur (Harre, 1998). Ama, kendim için ben kimim? sorusu psikolojide incelenmesi gerektiği halde, incele-bilir nitelikte değildir.
Psikolojik fenomenlerîn incelenebilirliğindeki bu sınırlılık, psikolojiye yeni bir ontoloji ve yeni bir epistemolojiden bakmayı gerektirir. Nitekim 1980'lerden sonra başlayan ve 1990'lar-da oldukça hız kazanan eleştiriler, yeni tekliflerin biçimlenmesine yol açmaktadır. Bu teklifler psikolojiyi ikili ontoloji çerçevesinde ele almanın, araştırma nesnesi olan insanın doğası gereği şart olduğunu ileri sürer (Harre, 1998). Buna bağlı olarak, epistemolojinin de değişmesi gerektiği tartışılmakta ve tekliflerde bulunulmaktadır (Gergen, 1985, 1989,1997; Burr, 1995). Yeni ontolojik ve epistemolojik teklifler ildnci kısımda ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

KAYNAK: PSİKOLOJİDE İNSAN MODELLERİ, SİBEL A . ARKONAÇ, ALFA YAYINCILIK, MAYIS, 1999

 
1- BU SİTE TAMAMEN BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR VE BİLGİLERİN GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMA İHTİMALİ VARDIR.
2- BU SİTE RESMİ BİR SİTE DEĞİL, KİŞİSEL BİR SİTEDİR.
3- YANLIŞLIKLA DA OLSA VERİLEBİLECEK HATALI BİLGİLER DOLAYISIYLA www.ygslyssistemi.com YÖNETİMİ HİÇ BİR SORUMLULUK KABUL ETMEZ.
4- SİTEMİZDEN EDİNDİĞİNİZ TÜM BİLGİLERİ MUTLAKA RESMİ KAYNAKLARDAN DA KONTROL EDİNİZ.
5- SİTEMİZDEKİ DİĞER SINAVLAR KISMI SADECE BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. YGS LYS HARİCİNDEKİ SINAVLARLA İLGİLİ SORU SORMAYINIZ.
6- HİÇ BİR KULLANICI SİTEMİZDEKİ BİLGİLERDEN DOLAYI HERHANGİ BİR ZARARA UĞRADIĞI YÖNÜNDE ŞİKAYETTE BULUNAMAZ.
ASLOLAN RESMİ KAYNAKLARDAN ELDE EDİLEN BİLGİLERDİR. BURADA VERİLMİŞ OLAN BAZI PRATİK BİLGİLERİN OLASI YANLIŞLIĞI YA DA GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMASI NEDENİYLE MAĞDUR OLMAMAK İÇİN LÜTFEN RESMİ KAYNAKLARA BAKINIZ.
7- BU SİTEYİ ZİYARET EDEN TÜM ZİYARETÇİLERİ BU UYARILARI OKUMUŞ KABUL ETMEKTEYİZ..

www.ygslyssistemi.com başarılar diler.......

Makale Arşivi

copyrite© ygslyssistemi.com
Her hakkı saklıdır. Yayınlanan makalelerin bir kısmı ya da tamamı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.