Psikoloji Tarihi

İslam Ansiklopedisi A

İslam Ansiklopedisi B

Cemil Meriç

Karen Horney

PDR Notları






 
ANTALYA, BURSA, İSTANBUL VE KONYA'DAKİ ADAYLAR! SINAV KAYGISINDAN KURTULMAK İÇİN PROFESYONEL DESTEK ALABİLİRSİNİZ TIKLAYIN

STRES VE DİNİ İNANÇ
Kelime ve Kavram Olarak Stres:
Stres kelimesi terim olarak yenidir ama, ifade ettiği hal, ilk insandan bu yana mevcuttur. Terim olarak yeni olması, stres denen hallerin büyük bir ciddiyetle ele alınışının yeni olmasındandır. Bu kelime yalnız hekimlerce değil, aydın kesiminde de sık sık kullanılan bir kelime olmuştur. «Zavallı bu stres altında ezilecek», «falan bey büyük stres altında» gibi sözleri çevremizde sık sık işitiriz. İnsan için önemli bir sorun olan stres nedir?
Stres dıştan gelen bir saldırı, baskı, etki karşısında insanda oluşan bir gerilim, bir altüst olma, normalin dışına çıkma halidir. İnsanın dış tesire karşı reaksiyonudur. Bu hal hem bedende, hem ruhta görülür. Bir kaza, bir ameliyat veya bir bakteri hücumu vücuttaki dengeyi bozar, bir alevlenme olur, işte bu hal strestir. Ruh yapısında da öyle, herhangi bir dış etken, kişide korku, endişe, heyecan, üzüntü doğurur, bu haller de strestir.
Ruh ve Bedenin Karşılıklı Etkileri:
Ruh ve bedende, dış etken karşısında, cereyan eden haller birbirlerinden kopuk değillerdir. Birinde olan bir değişiklik diğerine de geçer. Ruh-beden ilişkisi ta İlkçağdan beri düşünürlerin dikkatini çekmiştir. Bir taraftan filozof ve psikologlar normal şartlar içerisinde bu ilişkiyi açıklamaya çalışırken, diğer taraftan bedendeki herhangi bir hastalıkla ruh halleri arasındaki etkilenme hekimlerin uğraştıkları konu olmuştur.
Bazı hastalıkların sebebinin ruhsal olduğu fikri eski olmasına rağmen, konunun bilimsel bir ciddiyetle ele alınıp işlenmesi yenidir. 19. Asrın sonlarına doğru başlayan bu alandaki çalışmalar bugün önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Neticede psikosomatik tababet diye bir dal doğmuştur.
Heyecanların, sıkıntıların ve endişelerin, kısaca stresin vücutta fonksiyonel bozukluklar yaptığı, bunların giderek fizyolojik bozukluklara dönüştüğü bilinmektedir. Tabii ruh-beden ilişkisini karşılıklı olarak ele almak lâzımdır. Ruhi sebeplerle bedeni bozukluklar olduğu gibi, bedendeki bir arıza da ruhta normal olmayan haller doğurmaktadır. Meselâ beyindeki bir ur, ağır bir ruhi hastalığın sebebi olduğu gibi, her türlü hastalığın o kişinin ruhi durumunu bozduğu da yaşanmış tecrübe ile herkesçe bilinmektedir.
Ruhi alandaki stresin kurdeşenden kansere kadar birçok hastalığın sebebi olduğunu yetkili tıp uzmanları ifade etmektedirler. Diğer taraftan herhangi bir hastalığın iyileşmesinde stresin oynadığı olumsuz rol da bilinen bir şeydir. Öyle ise sağlık açısından stresten kurtulma veya etkisini azaltma, insan için hayati bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır.
Stresten Kurtulmanın Yolları:
Stresten kurtulmak veya hiç olmazsa etkisini azaltmak için baş vurulacak tedbirler vardır. Birincisi ferde dıştan yapılan yardımdır. Bu hususta en etkili yol hiç şüphesiz tıbbi müdahaledir. İkincisi, ferdin stres doğurabilecek sorunlarını kendi kendine çözme yoludur. İkinci yolda en etkili unsur ise dinî inançtır.
Dinî inancın insanın ruhsal hayatındaki olumlu etkisi bilinen bir husustur. Bir iki cümle ile hatırlatmak isterim: Mü'min bir kişi dinî inanç yolu ile stresten nasıl kurtulduğunu yaşanmış tecrübesi ile bilir. Her birimiz çevremizde, stres doğurabilecek büyük hâdiseler karşısında dindar kişilerin nasıl mukavemet gösterdiğine şahit olmuşuzdur. Nevrozlara dindarlardan daha çok ateist veya agnostik kişilerde rastlandığını gösteren istatistiklere dikkati çeken yazarlar vardır. Nice filozof ve bilim adamı, dinî inancın olumlu etkisini belirten ifadelerde bulunmuşlardır. Meselâ William James:
«Şüphesiz üzüntünün başlıca ilâcı din ve imandır.»
Gandhi, «Dua ve ibadet olmasa idi ben çoktan çıldırırdım.»
Mazhar Osman: «Mutedil, sâlih bir Mikada mâlik dindar bir şahıs,sinirlerini metin bir zırhla muhafaza etmektedir.»^).
Misâller çoğaltılabilir, ama bu kadarı konuya ışık tutacak yeterliktedir.
(1) Dr. Mehmet Tevfik, Ruhî Bunalımlar ve İslâm Ruhiyatı, s. 27 14
Bir ruh hali olan stres üzerinde dinin olumlu etkisinin nereden kaynaklandığını açıklayabilmek için, stresin temelinde yatan duygunun ne olduğunu bilmek gerekir.
Stresin Temelinde Yatan Duygu:
Stresin temelinde yatan duygu «yok olma korkusudur. Dıştan gelen bir saldırı karşısında gerek uzviyetin ve gerekse ruhun reaksiyonu, yok olma ihtimali karşısında vaziyet almasıdır. Bu vaziyet alış, ruh ve bedenin mevcudiyetini devam ettirebilmek için, ya mevcut durumu sarsan saldırının defedilmesi veya ortaya çıkan yeni duruma intibak etme çabasıdır. Böyle bir çabanın doğurduğu düzensizlik, alışık olunmayanın, başka ifade ile normalin dışına çıkıştır. İşte stres denilen hal bu düzensizliktir.
Yok olma teriminden şu iki hali kasdediyorum:
1-  İnsanın varlığını kaybetmesine yani ölümüne birinci dereceden yok olma diyorum.
2- İnsanın varlık düzeyinde bir halini kaybetmesine   (itibarını,   mesleğini,   sağlığını, maddî varlığını vs. kaybetmesine) ikinci dereceden yok olma diyorum.
Bu durumda da bir yok olma vardır. Çünkü burada insanın beğendiği, alıştığı, veya varoluşunu sağlayan unsurlardan birinin veya birkaçının yok olması söz konusudur.
İşte bu yok olma duygusunun, fertte, kaldırılması veya azaltılması, stresin yok olması veya azaltılmasıdır. Dini inancın, stres üzerindeki olumlu etkisi, bu inancın insandaki yok olma korkusu üzerine yapacağı etkide aranmalıdır. Şimdi her iki tür yok olma korkusunu ele alarak ve dini inancın bunlar üzerindeki etkisini açıklayarak konuya ışık tutmak istiyorum.
Ölüm Korkusunun Kaynağı:
1- Ölüm Korkusu: Varlığını kaybetme yani ölüm korkusu insan için stresin baş kaynağıdır.
Ölüm hâdisesinin insanın kaçınılmaz bir sonu olmasına ve aklın bunu tabii, normal bir olay olarak kabul etmesine rağmen, insan duygusal olarak ölüm olayına alışamamıştır. Onun için, ölüm daima ürkütücü,korkutucu bir olay olarak.yok olma korkusunun baş kaynağıdır.
Ölüm korkusu insanda sürekli değildir.
Normal şartlarda insan ölümü aklına getirmez. Ölüme sebep olabilecek iç veya dış bir olay vuku bulduğunda bu korku insanı sarar, tehlike kaybolduğunda korku da gider. İçten gelebilecek uyarılardan, bir hastalık, herhangi bir fizyolojik değişiklik vs.yi kasdediyorum. Dışarıdan gelebilecek uyarılar ise, sayılmayacak kadar çoktur: Türlü şekillerde olabilecek bir kaza, tenhada karanlıkta ne olduğu bilinmeyen beklentiler, harpte her an çıkabilecek bir tehlike vs... Bunların hepsi ölüm korkusu kaynaklarıdır. Bu saldırı ve beklentilerde fertlerin korku ve mukavemet dereceleri farklı farklı olur.
Ölüm Korkusundan Kurtulmak Mümkün mü?
İnsanın başından eksik olmayan ve stresin de baş kaynağı olan bu korkudan kurtulmak veya hiç olmazsa şiddetini azaltmak için takib edilecek yol, birçok düşünürün üzerinde durduğu ana konulardan biri olmuştur. Daha Yunan düşüncesinin ortalarında M.Ö. 4-3. asırlarda iki felsefe okulunun temsilcileri bu konuda farklı iki görüş ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birincisi Stoacılar, diğeri Epikürcülerdir.
Stoacılar, ölümü tabii bir olay olarak karşılarlar. İnsanın ölüm fikrine alışması lâzımdır. Epiktet şöyle diyordu: «Her hareketimizde daima ölümlü olduğumuzu, sonunda öleceğimizi hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Çocuğumuzu okşarken onun fâni bir mahlûk olduğunu hiç akıldan çıkarmamak icab eder. Ancak bu takdirde o öldüğünde ızdırap duymayız.»
Epikürcüler de tam aksini düşünürler: «Yaşadığımız müddetçe ölüm mevcut değildir. Ölünce de biz mevcut değiliz o halde ölümü düşünmemek lâzımdır.»
Ölüm korkusundan kurtulmak için tavsiye edilen bu iki yolla, yani ölüm fikrine alışmak ve ölümü düşünmemekle istenileni sağlamak mümkün olur mu? Birinci halde sürekli ölümü düşünmek insanı ne hale sokar? Böyle bir hayat normal bir hayat olur mu? İkincisinde ise ölümü hiç düşünmemek insan için mümkün müdür? Her iki yol akıl için uygun gelse de insan o halleri yaşayamaz, tabiatına aykırıdır. Akıl yanında insanın bir duygu hayatı vardır. Akıl, hayatımıza tam hâkim olamıyor, eğer olsa idi, robotlardan farkımız olmazdı.
Ölüm korkusunu yenebilecek veya en azından azaltabilecek şey ölümle insanın tamamen yok olmayacağı fikridir. Bu da ruhun ölümsüzlüğünü kabullenmekle olur. Ruhun ölümsüzlüğü iki yolla ortaya konmuştur; birisi felsefi diğeri dini yoldur. Şimdi bu izah tarzlarını açıklayarak değerlendirmelerini yapacağım:
Ruhun Ölümsüzlüğünü Ortaya Koymakta Felsefi Yol:
Felsefe yolu: Ruhun ölümsüzlüğünü kabul eden filozoflar, fikirlerini farklı şekillerde delillendirmişlerdir. Bu konuda bir iki misâl vereceğim.
1) Eflatun'da: Eflâtun ruhun ölümsüzlüğü sorununu «Faydon' adlı diyalogundan ele alıyor. Eflâtun bu eserinde konuya farklı açılardan bakarak Sokrates'in ağzından cevaplandırıyor.
(2) Eflatun, Faidon, Suut Kemal Yetkin ve Hamdı Ragıp Ata-demir tercümesi.
İlkin ruhun ezelî olduğunu belirtmek için bilgi sorununa dikkati çekiyor. Bilginin bir hatırlamadan ibaret olduğunu işledikten sonra, hatırlamanın olması için daha önceden bir bilginin bulunması gerektiğini söylüyor. Bilgimiz hatırlamadan ibaret olduğuna göre, ruhumuzun daha önceden bilgi konusu olan objeleri görüp kavraması icabeder. Yani ruhumuz   bedenimize   girmeden   başka âlemde yaşıyordu. Ölümden sonra da ruhun varlığını devam ettirdiğini belirtmek için başvurduğu delillendirmede, karşıt şeylerin özelliklerinden faydalanıyor. Karşıt şeyler birbirini kabul etmezler. Başka ifade ile bir şey, daima kendisine bulunan bir şeyin karşıtını kabul etmez. Meselâ, kar soğuktur; soğuğun karşıtı olan sıcağı kabul etmez. Sıcak gelince kar ortadan kalkar. Üç ve tek de çift olmazlar. Bunun gibi hayatın karşıtı ölümdür. Hayatı sağlayan ruhtur. Ruh kendinde hayatı daimî bulundurur. Kendisinde bulunan hayatın karşıtı olan ölümü ruh kabul etmez. Ölümü kabul etmeyen de ölümsüzdür. Ölümden sonra ruh Hades denen âlemde varlığını devam ettirecektir.
2) ibni Sina'da: İbni Sina, ruhun ölümsüzlüğüne delil olarak onun cevher olmasını gösterir. İbni Sina'ya göre «Bedenin yok olması ile nefs (ruh) yok olmaz. Eğer öyle bir şey söz konusu olsa idi, bu durumda o varlığının her mertebesinde bedene bağımlı olacak, varlığını sürdürmek için başka bir varlığa dayanmak zorunda kalacak, dolayısıyle cevher olma statüsüne sahip olmayacaktı. Oysa nefsin bir cevher olduğu felsefî yolla rahatça kanıtlanabilir.» «...Ruh bedenle birlikte yaratılmıştır. Bu bakımdan bedenden önce tam anlamı ile ruhanî nitelikte olan bir hayatı düşünmek doğru değildir. O, bedenin ölümünden sonra başka bedenlere de girmez, dolayısiyle tenasüh batıldır.
(3) Mehmet Aydın, İbni Sina'da Ahlak, Uluslararası ibni Sina Sempozyumu 1983 içinde s. 120
3} Kant'ta: Kant ruhun ölümsüzlüğünü ahlâk problemi içerisinde temellendiriyor. Kant'ın ahlâk anlayışı akla dayalı bir vazife ahlâkıdır. Ahlakî hareketi, fayda veya mutluluğu hedef alan bir amaca göre değerlendirmeğe karşı çıkan Kant, mutluluk veya faydayı gaye edinen ahlâk anlayışlarında iradeyi yönlendiren duygular olduğu için, bunların üniversellik
ifade etmeyeceğini ileri sürer. Ahlâkın üniversel olması gerekir. Bu niteliği de o, ancak akla dayanmakla kazanır. Bu bakımdan ahlâk, Kant'a göre pratik akıldan kaynaklanır.
Ahlâk kanununun herkese kendini kabul ettiren üniverselliği vardır. Ahlâk insana dışardan verilmemiştir. O, bizzat aklın yapısından, tabiatından doğmaktadır. Ahlâk kanununa uygun emirler, şunu yaparsan şöyle olur, gibi şartlı hükümler değil-, şunu yapmalısın gibi kesin hükümlerdir.
Ahlâk kanunu, bizi en yüksek iyiyi gerçekleştirmek için çaba harcamaya zorlar. Kant'a göre en yüksek iyi, mutlulukla ahlâklılığın birleşmesidir. Ahlâk kanunu, istediği için, en yüksek iyinin gerçekleşmesi mümkündür. Fakat böyle bir gerçekleşmenin  dünyada mümkün olmadığı görülmektedir. En yüksek iyinin gerçekleşmesi ebedî olan bir âlemde mümkün olabilir.
Ahlâk kanunu bizi en yüksek iyiyi gerçekleştirmek için çaba harcamaya zorlar. En yüksek iyiyi Kant mutlulukla ahlâklılığın birleşmesi şeklinde tanımlar,
(4) Mehmet Aydın, Kant ve Çağdaş İngiliz felsefesinde Allah-
Ahlâk İlişkisi, s. 21 22
En yüksek iyiyi gerçekleştirme isteğinde niyetleri ahlâk yasasına tam uygunluğu en yüksek iyinin başlıca şartıdır. Böyle bir uygunluğa duyular dünyasının hiç bir akıllı varlığının, varoluşunun hiçbir ânında rastlanmaz. Böyle bir uygunluğa yalnız, o'na doğru giden sonsuz bir ilerlemede rastlanabilir. Bu sonsuz ilerleme, ancak, akıllı bir varlığın sonsuza kadar devam eden varoluşu ve kişiliğinin (ki buna ruhun ölümsüzlüğü denebilir) varsayımı ile mümkün olur. O halde en yüksek iyi, pratik olarak ruhun ölümsüzlüğünü varsaymakla mümkün olur. Bu da (yani ruhun ölümsüzlüğü) ahlâk kanununa bağlı olarak saf aklın bir postulatıdır.
(5) Kant, Kritik Der Pratischen Vernunft, Türkçe çev.i.Kuçuradi s. 132
Görülüyor ki Kant, ruhun ölümsüzlüğünü ahlâk kanununa bağlı olarak aklın bir postulatı kabul ediyor. Kant'a göre ahlâkla ilgili pratik aklın postulatları (bunlar üç tanedir: Allah'ın varlığı, ruhun ölümsüzlüğü ve insanın hürlüğü) bir işe yarasın diye ileri sürülmemişlerdir. Postulat, teorik bakımdan ispat edilemiyecek fikirlere pratik alanda bir ön şart olmaları bakımından şüphe götürmez bir kesinlik ifade eder. (6)
(6) Heimsoeth, Immanuel Kant'ın Felsefesi, s. 149
Ruhun ölümsüzlüğünü farklı yollarla temellendirmeğe çalışan üç filozofun fikirlerini gördük. Hiç birisi şüphe götürmeyecek derecede inandırıcı değildir. Akıl yürütmelerinin temelinde hep karşıtları da düşünülebilecek olan kabullenmeler bulunuyor. Başka bir ifade ile, iddialarını ispat için hareket ettikleri önermeler bir zorunluluk ifade etmemektedir. Şöyle ki:
Eflâtun'da, bilginin bir hatırlamadan ibaret oluşu, ruhun hayatı daima bulundurması, kendinde bulunanın karşıtını kabul etmemesi gibi önermeler bu türdendir.
İbni Sina'da ruhun bir cevher olarak kabul edilmesi bir kabullenmedir, dedüktif ispatı yapılamaz. Ruh cevher olduğu için ebedidir, diyor. Ama ezellliğini kabul etmiyor. Madem ki ruhun sonradan yaratıldığını kabul ediyor, onu yaratan neden yok edemesin? Bu sorunun cevabı verilemez.
Kant'a gelince; ahlâk kanununa priori olduğunu söylemesi en yüksek iyinin gerçekleşmesinin gerekliliği gibi temele konan fikirler birer kabullenmelerdir. Bunların karşıtlarını düşünmek de mümkündür, yani bu hükümler bir zarureti ifade etmezler.
Görülüyor ki filozofların ruhun ölümsüzlüğü için ileri sürdükleri delillerin doğruluğu tartışma konusudur; yani bunlar bir zorunluluk ifade etmezler. Bu bakımdan bu yolla ruhun ölümsüzlüğünü ileri sürmek inandırıcı olmamaktadır.
Ruhun Ölümsüzlüğünü Ortaya Koymakta Din Yolu:
Din yolu: İlâhi dinlerde âhiret fikri vardır. Ölümle insanın tamamen yok olmayacağına, tekrar dirilerek âhiret denen öteki âlemde ebedi yaşantısına devam edeceğine inanılır. Orası bir hesap yeridir. İnsan dünyada yaptıklarının hesabını orada verecektir. Bu hesap vermede mutlak bir adalet hâkimdir. İlâhi dinlerde bu fikir ana iman konusudur. Bir din mensubu için, bu fikrin mutlak doğruluğu, bunu mutlak varlık olan Allah bildirdiği içindir. Allah'ın bilgi gücü ile insanın ki bir değildir. Tecrübe, insanın bilgi üretme gücü, tecrübe dünyası ile sınırlıdır. Bu bakımdan insanın tecrübe âlemini aşan şeyler hakkında bilgi vermesi ancak tahmin ve hayalden ibarettir. Allah mutlak bir varlık olduğu için insanın tecrübe âlemini ve onun içini-dışını bilmesi tabiatı gereğidir. Böyle bir mutlak varlığa inanan, o varlığın bildirdiklerinin de mutlak doğruluğuna inanır. Bu bakımdan mü'min bir din mensubu için âhirete inanmak, bir tahmin değil, kesinlik ifade eder.
Bundan sonra sık sık dinden bahsedeceğim. Ele alacağım din islâmiyet olacaktır. Misâlleri hep oradan vereceğim. Bunun sebebi bu dini bilmiş olmamdır. Dinle ilgili konuların açıklanmasında, o dinin mensubu bulunmak ve o dini yaşamak kolaylık sağlar. Burada işleyeceğim konu, başka bir din örnek alınarak da işlenebilir.
Burada açıklamayı gerekli gördüğüm bir husus daha var: Belirteceğim ruh hali veya insan tipi, tam inanmış bir mü'min kişidir. Ortaya koyacağım ruh hali, her din mensubunda bulunan bir hal değildir. Vereceğim hükümler hep tam inanmış kişi gözönünde bulundurularak değerlendirilmelidir.
Ahiret fikrine inanma, yani insanın öldükten sonra tekrar dirileceğine bu dünyada yapıp etmelerinin hesabını orada, Allah'ın mutlak adaleti önünde vereceğine, Allah'ın emirlerine uygun yaşayanların o ebedi hayatı büyük mutluluk içinde geçireceğine, aksine hareket edenlerin cezalandırılacağına inanma islâm imanının altı şartından birisidir. Bu hususu bildiren Kur'an âyetlerinin sayısı yüzden fazladır.
Ölüm hâdisesi geçici olan dünya hayatının son bulmasıdır. Ebedi olan âhiret hayatıdır. Ankebût Sûresi'nin 64. âyetinde şöyle deniyor: «Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka birşey değildir. Ahiret yurdu, işte asıl hayat odur, keşke bilselerdi.»Yunus Sûresi'nin 26. âyetinde şöyle deniyor: «İyi iş işleyenlere ziyadesiyle iyi bir mükâfat vardır. Onların yüzlerini ne toz bürümüş ne horluk kaplar. İşte 'bunlar cennetliklerdir. Onlar orada daimî kalacaklardır.»
Gerçek mü'min bir müslüman için bu âyetler karşısında ölüm korku kaynağı olur mu? Harpte askerin, bile bile, «Allah, Allah» diyerek ölüme atılması işte böyle bir inancın sonucudur. Çünkü İslâm inancına göre harpte ölen şehittir. O Allah yolunda çarpışarak ölmüştür. Şehitlerin öte dünyada yüksek mevkileri vardır. Nur sûresi'nin 69. âyetinde şehitlerin peygamberlerle, dinin emirlerine göre hareket etmiş kişilerle arkadaş olduğunu bildiriyor. «Kim Allah'a ve elçisine itaat ederse işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar,   şehitler   ve   sâlihlerle   beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır.» Hangi mü'min peygamberle arkadaş olmak istemez? Şehitliğin bu üstün mertebesine inanan müslüman bir askerde ölüm korkusu olur mu? Bakınız Anafartalar muharebelerinde bir ölüm sahnesini, Anafartalar Kumandanı Atatürk nasıl anlatıyor: «Yalnız size Bombabastı olayını anlatmadan geçemeyeceğim: Karşılıklı siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm kaçınılmaz... Birincisiperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına  tamamen şehit oluyor, ikinci siperdekiler onların yerine geçiyor. Fakat ne kadar özenilecek büyük bir sükûnet ve inançla biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak korku bile göstermiyor, sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim, cennete  girmeğe hazırlanıyorlar.   Bilmeyenler Kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Bu Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren hayran olunacak ve tebrik edilecek bir örnektir.
Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.»(7)
(7) Ruşen Eşref, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal'le Mülakat, 1930, İstanbul, s. 48
Böylece ölümle herşeyin bitmeyeceği yani insan varlığının tamamen yok olmayacağı fikrini öne süren felsefe ve din yolunu misallerle belirtmiş oldum.
Ruhun Ölümsüzlüğü Tecrübe İle Doğrulanabilir mi?
Ölümden sonra ruhun başka âleme geçişini tecrübe ile doğrulamanın mümkün olmadığı açıktır; çünkü bahis konusu edilen tecrübe ötesi bir âlemdir. Ruhun ölümsüzlüğü ve âhiret âleminin varlığını ispat etme, akıl sınırını aştığı için mümkün olmaz. İleride belirteceğim gibi ispat tamamen akıl alanında kalan bir iştir. Bu bakımdan felsefi yolla ruhun ölümsüzlüğünü ileri sürmek inandırıcı olmaz. Böyle bir iddia, bir tahmin, bir yorum niteliğinde bulunduğundan, bu yoldaki bir hüküm daima bir şüphe taşır. Bu durumda ölüm olayının doğurduğu korkunun kapıları tamamen kapanmaz. Korku kapılarını kapayacak olan, o konudaki doğruluğu kesin olan bilgidir. Tecrübe ötesi bir âlemde böyle bir bilgi ancak dinî yolla elde edilebilir. Böyle bir şeyin varlığına mutlak olarak inanmak gerekir. Bu tür bir inanç da bilginin kaynağı ile ilgilidir. Felsefî bilgi insan eseridir, filozofun yorumu veya tasavvurudur. Bu bakımdan tecrübe alanını aşan alanda insanın elde edeceği bilgi inandırıcı olamaz. Akıl ancak tahkik edilebileni kesin bilgi olarak kabul eder. Ölümden sonra bir hayatın mevcudiyetinin felsefe yolu ile kabulü tahkik edilemediğinden kesinlik arzetmez. Söylediğim gibi insanın elde ettiği bilgilerin kesinliği ancak tahkikle ortaya konur.
STRES VE DİNİ İNANÇ, PROF. DR. NECATİ ÖNER, TÜRKİYE DİYANET VAKFI YAYINLARI, ANKARA, 2002

 
1- BU SİTE TAMAMEN BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR VE BİLGİLERİN GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMA İHTİMALİ VARDIR.
2- BU SİTE RESMİ BİR SİTE DEĞİL, KİŞİSEL BİR SİTEDİR.
3- YANLIŞLIKLA DA OLSA VERİLEBİLECEK HATALI BİLGİLER DOLAYISIYLA www.ygslyssistemi.com YÖNETİMİ HİÇ BİR SORUMLULUK KABUL ETMEZ.
4- SİTEMİZDEN EDİNDİĞİNİZ TÜM BİLGİLERİ MUTLAKA RESMİ KAYNAKLARDAN DA KONTROL EDİNİZ.
5- SİTEMİZDEKİ DİĞER SINAVLAR KISMI SADECE BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. YGS LYS HARİCİNDEKİ SINAVLARLA İLGİLİ SORU SORMAYINIZ.
6- HİÇ BİR KULLANICI SİTEMİZDEKİ BİLGİLERDEN DOLAYI HERHANGİ BİR ZARARA UĞRADIĞI YÖNÜNDE ŞİKAYETTE BULUNAMAZ.
ASLOLAN RESMİ KAYNAKLARDAN ELDE EDİLEN BİLGİLERDİR. BURADA VERİLMİŞ OLAN BAZI PRATİK BİLGİLERİN OLASI YANLIŞLIĞI YA DA GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMASI NEDENİYLE MAĞDUR OLMAMAK İÇİN LÜTFEN RESMİ KAYNAKLARA BAKINIZ.
7- BU SİTEYİ ZİYARET EDEN TÜM ZİYARETÇİLERİ BU UYARILARI OKUMUŞ KABUL ETMEKTEYİZ..

www.ygslyssistemi.com başarılar diler.......

Makale Arşivi

copyrite© ygslyssistemi.com
Her hakkı saklıdır. Yayınlanan makalelerin bir kısmı ya da tamamı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.