Psikoloji Tarihi

İslam Ansiklopedisi A

İslam Ansiklopedisi B

Cemil Meriç

Karen Horney

PDR Notları






 
ANTALYA, BURSA, İSTANBUL VE KONYA'DAKİ ADAYLAR! SINAV KAYGISINDAN KURTULMAK İÇİN PROFESYONEL DESTEK ALABİLİRSİNİZ TIKLAYIN

YENİ-İÇGÜDÜCÜLER: SİGMUND FREUD VE KONRAD LORENZ
Freud'un Saldırganlık Anlayışı
Freud'un eski içgüdücüleri, özellikle de McDougall'ı aşan büyük ileri adımı, bütün «içgüdüler»i cinsel içgüdüler ve kendini-koruma
Freud'un saldırganlık anlayışının ayrıntılı bir tarihi ve çözümlemesi 2. cildin sonundaki Ek'te bulunabilir.
içgüdüsü olmak üzere iki sınıfta birleştirmiş olmasıdır. Böylece Freud'un kuramı, içgüdü kuramının tarihsel gelişimi içinde son adım olarak görülebilir. Daha sonra göstereceğim gibi, içgüdülerin (benlik içgüdüsü dışta kalmak üzere) bir sınıfta birleştirilmesi, Freud bunun bilincinde olmasa bile, bütün içgüdü kuramının yenilmesi yönünde de ilk adımdı. Freud'un cinsel arzu kuramı birçok okur tarafından çok iyi bilindiği için ve başka yapıtlarda, ejı iyisi de Freud'un Ruhçözümh-mesine Giriş Konferanslan'nia (1915-16, 1916-17 ve 1933) okunabileceği için burada bei\ yalnızca Freud'un saldırganlık anlayışını ele alacağım.
Freud, cinselliği (libido) ve kendini-korumayı insana egemen olan iki güç olarak gördüğü sürece, saldırganlık olgusuna nispeten daha az önem vermiştir. 1920'lerden sonra bu görüntü baştan aşağı değişti. Benlik ve İlkel Benlik'te. (1923) ve daha sonraki yazılarında, yeni bir ikilem, yaşamla ilgili içgüdü(ler) (eros) ve ölümle ilgili içgüdü(ler) ikilemini önerdi. Freud, yeni kuramsal evreyi şu sözlerle tanımlıyordu: «Yaşamın başlangıcına ilişkin yorumlardan ve biyolojik koşutluklardan yola çıkarak, yaşayan maddeyi korumaya yönelik içgüdünün yanı sıra bu bilimleri parçalamaya ve onları yeniden ilkel, inorganik durumlarına döndürmeye çabalayan, öncekine karşıt bir başka içgüdünün olması gerektiği sonucunu çıkardım. Bir başka deyişle, bir Eros olduğu kadar bir de ölüm içgüdüsü vardı» (S. Freud, 1930).
Ölüm içgüdüsü organizmanın kendisine yönelmiş ise kendini-yıkıcı bir dürtüdür; ama dışa yönelmişse, bu durumda kendinden çok başkalarını yıkıma uğratma eğilimindedir. Ölüm içgüdüsü, cinsellikle birleştiğinde, sadizmde, mazoşizmde anlatımını bulan daha az zararlı dürtülere dönüşür. Her ne kadar Freud birçok kez ölüm içgüdüsünün gücünün azaltılabileceğini ileri sürmüşse de (S. Freud, 1927) temel varsayım değişmeden kalmıştır: İnsan kendini ya da başkalarını yıkıma uğratmaya yönelik bir dürtünün hükmü altındadır ve bu trajik seçenekten kurtulmak için pek az şey yapılabilir. Buradan çıkan sonuç, ölüm içgüdüsünün konumu açısından, saldırganlığın esas olarak dürtülere gösterilen bir tepki değil, insan organizmasının yapısından kaynaklanan kesintisiz bir uyarım olduğu yolundadır.
Ruhçözümlemecilerin çoğunluğu, başka bakımlardan Freud'u izledikleri halde, ölüm içgüdüsü kuramını benimsemeyi reddetmişlerdir. Bunun nedeni, belki de, bu kuramın eski mekanist bilgilenme çercevesini aşması ve «biyolojik olan»ın içgüdülerin fizyolojisiyle özdeş olduğunu düşünen çoğu kimse açısından kabul edilmez nitelikteki biyolojik düşünüşü gerekli kumaşıydı. Ne var ki yine de yeni tutumuna bütünüyle karşı çıkmadılar. Cinsel içgüdünün öteki kutbu olarak bir «yıkıcı içgüdü»nün varlığım kabul ederek bir uzlaşmaya vardılar. Böylece de bütünüyle yeni bir düşünüş biçimine tabî olmaksızın, Fre-ud'un saldırganlık konusuna verdiği önemi kabul ettiler.
Freud, katıksız bir fizyolojik-mekanik yaklaşımdan, organizmayı bir bütün olarak ele alan ve sevgiyle nefretin biyolojik kaynaklarını çözümleyen biyolojik bir yaklaşıma geçerek ileriye doğru önemli bir adım almıştır. Bununla birlikte, kuramının önemli eksiklikleri bulunmaktadır. Bu kuram, oldukça soyut yorumlara dayanmakta ve yeter derecede inandırıcı gör gül kanıt ortaya koyamamaktadır. Dahası Freud, insan uyarımlarını, yeni kuramın bakış açısıyla açıklamak için başarılı bir çaba gösterdiği halde, varsayımı hayvan davranışlarıyla uyuşmamaktadır. Ona göre, ölüm içgüdüsü bütün canlı organizmalarda var olan biyolojik bir güçtür: bunun anlamı, hayvanlar da gerek kendilerine, gerekse başkalarına karşı ölüm içgüdülerini açığa vururlar, olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, dışa dönük saldırganlığı az olan hayvanlarda daha çok hastalığa ya da erken ölüme ve bunun tersi hayvanlarda da karşıt bir duruma rastlanması gerekirdi: oysa bu görüşü destekleyen hiçbir veri yoktur.
Saldırganlık ve yıkıcılığın biyolojik olarak kazanılmadığı ve kendiliğinden gelişen uyarımlar olmadığı bundan sonraki bölümlerde gösterilecektir. Bu noktada yalnızca, Freud'un saldırganlık terimini bütünüyle farklı saldırganlık türleri için kullanma geleneğini sürdürerek, böylelikle de bütün saldırganlık türlerini bir tek içgüdüyle açıklama girişimine destek sağlayarak, saldırganlık olgusuna ilişkin çözümlemeyi büyük ölçüde bulandırdığını eklemek istiyorum. Freud'un davranışçı eğilimde olmadığını kesinlikle bildiğimiz için, iki temel gücün birbiriyle çatıştığı ikinci bir anlayışa ulaşma yönündeki genel eğiliminin buna neden olduğunu varsayabiliriz. Bu ikilem başlangıçta kendini koruma ile cinsel arzu arasında, daha sonra da yaşam ve ölüm içgüdüleri arasındaydı. Freud, bu kavramların hatırı için her tutkuyu bu iki kutuptan birisine dahil etmenin, dolayısıyla da gerçekte birbirleriyle ilişkili olmayan eğilimleri bir araya getirmenin faturasını ödemek zorundaydı.

Lorenz'in Saldırganlık Kuramı

Freud'un saldırganlık kuramı geçmişte ve hâlâ çok etkili olmasına karşın karmaşıktı, zordu ve geniş bir okur kitlesince okunup onlar üzerinde etki bırakma anlamında hiçbir zaman yaygınlık kazanmadı. Konrad Lorenz'in Saldırganlık Üzerine (K. Lorenz, 1966). adlı yapıtı ise, bunun tersine, yayımlanmasından kısa bir süre sonra, toplumsal ruhbilim alanında en çok okunan kitaplardan birisi oldu.
Bu büyük ilginin nedenini çözümlemek zor değildir. Her şeyden önce. Saldırganlık Üzerine, tıpkı Lorenz'in daha önce yazdığı Sultan Süleyman'ın Yüzüğü (1952) adlı çarpıcı kitabı gibi, okunması son derecede kolay ve zevkli bir kitaptı; bu yönden de Freud'un ölüm içgüdüsüne ilişkin ağır bilimsel incelemelerinden, hatla Lorenz'in uzmanlar için yazdığ kendi bilimsel yazılarından ve kitaplarından çok farklıydı. Bundan da öteye, daha önce Giriş'te belirtildiği gibi, gözlerini açıp şiddete ve nükleer savaşa doğru sürüklenişimizin kendi eserimiz olan toplumsal, siyasal ve ekonomik koşullardan ileri geldiğini görecek yerde, bu sürüklenişin bizim denetimimiz dışındaki biyolojik etkenlerden dolayı olduğuna inanmayı yeğ tutan birçok insanın düşünüşüne bu kitap uygun düşmektedir.
Lorenz'e göre,3 Freud'a göre olduğu gibi, insan saldırganlığı, sürekli akan bir enerji pınarının beslediği bir içgüdüdür ve dış uyaranlara karşı bir tepki'nin sonucu olması gerekmez. Lorenz, içgüdüsel bir harekete özgü enerjinin, o davranış kalıbıyla ilişkili sinir merkezlerinde sürekli olarak biriktiğini ve eğer yeterince enerji birikin işse, bir uyaran olmasa bile, bir patlama'nın meydana gelmesi olasılığı bulunduğunu savunmaktadır. Bununla birlikte, hayvanlar ve insanlar depolanmış hareket enerjisini serbest bırakacak uyaranları çoğunlukla bulurlar, uygun uyaranlar ortaya çıkıncaya kadar elleri kollan bağlı beklemeleri gerekmez. Uyaran ararlar, hatta yaratırlar. Lorenz, W. Craig'i izleyerek, bu davranışı «iştah davranışı» olarak adlandırır.
"Lorenz'in (ve N. Tinbergen'in) içgüdü anlayışlarına ilişkin ayrıntılı ve şimdiden, klasikleşmiş bir değerlendirme için ve Lorenz'in tutumunun toplu bir eleştirisi için bkz. D. S. Lehmıan (1953). Ayrıca, Saldırganlık Üzerine'nin eleştirisi için L. Berkowitz'in ' (1967) ve K. E. Boulding'in (1967) değerlendirme yazılarına bakınız. N. Tinbergen'in Lorenz'in kuramına ilişkin eleştirel değerlendirmesine (1968) ve L. Eisenberg'in kısa ve derinlemesine eleştirisine (1972) de bakınız.
insanlar, der, saldırganlık nedeni oldukları için değil de depolanmış enerjiyi serbest bırakacak uyaranları bulmak için siyasal partileri yaratırlar. Ama hiçbir dış uyaranın bulunmadığı ya da yaratılamadığı durumlarda, depolanmış saldırganlık itkisi enerjisi o denli büyüktür ki, deyim yerindeyse, patlayacak ve in vacua harekete geçirilecektir, bir başka deyişle, «gözle görülür bir dış uyarım yokken... bir hedef olmaksızın ortaya konan vakum etkinliği - söz konusu motor hareketlerin olağan biçimde ortaya konmasıyla gerçekten fotoğrafik bir benzerlik sergiler... Bu gösteriyor ki, içgüdüsel davranış kalıbının motor eşgüdüm kalıpları, en ince ayrıntısına dek kalıtımsal olarak belirlenmiştir» (K. Lorenz, 1970; asıl metin Almanca, 1931-42).4
O halde, Lorenz'e göre, saldırganlık esas olarak dış uyaranlara karşı bur tepki değil, insanın içinde «gömülü», serbest kalmaya çabalayan ve dış dürtülerin yeterli olup olmamasına bakmaksızın anlatımını bulacak olan bir uyarılmadır: «İçgüdüyü bu denli tehlikeli hale getiren onun kendiliğinde/iliğidir» (K. Lorenz, 1966; italikler bana ait). Lorenz'in saldırganlık modeli, tıpkı Freud'un cinsel arzu modeli gibi, kapalı bir kapta depolanmış suyun ya da buharın uyguladığı basınca benzediğinden dolayı, haklı bir deyişle, hidrolik bir model olarak adlandırılmıştır.
Bu hidrolik saldırganlık anlayışı, denebilir ki, Lorenz'in kuramının dayanaklarından birisidir; bu anlayış, saldırganlığın üretilmesinde kullanılan mekanizma'ya ilişkindir. Öteki dayanak ise, saldırganlığın yaşamın hizmetinde olduğu, bireyin ve türün varlığını sürdürmesine hizmet ettiği düşüncesidir. Genel bir deyişle, Lorenz, tür-içi saldırganlığın (aynı türün üyeleri arasmdaki saldırganlığın) türün varlığını sürdürme gücünü artırma işlevi gördüğünü varsayar. Lorenz'in öne sürdüğüne göre, saldırganlık bu işlevini, bir türün bireylerini elde bulunan doğal çevreye eşit biçimde dağıtarak, dişinin savunulmasına bağlı olarak «daha iyi insan»ı ayıklayarak ve bir toplumsal kademelerime düzeni kurarak yerine getirir (K. Lorenz, 1964). Saldırganlık bu koruyucu işleve çok daha etkili bir biçimde sahip olabilir; çünkü evrim süreci içersinde, öldürücü saldırganlık, aynı işlevi türe zarar vermeksizin yerine getiren simgesel ve törensi tehditlerden oluşmuş bir davranışa dönüştürülmüştür.
T)aha sonra, birçok Amerikalı ruhbilimcinin ve N. Tinbergen'in eleştirilerinin etkisiyle Lorenz, bu tümceyi, öğrenmenin etkisine de yer verecek biçimde değiştirdi (K. Lorenz, 1965).
Ama, diye sürdürüyor tartışmayı Lorenz, hayvanın varlığını sürdürmesine hizmet eden içgüdü, insanda "garip bir biçimde abartılmış" hale gelmiş ve "yabanıllaşmış"ür. Saldırganlık, yaşamın sürdürülmesine hizmet eden bir şey olmaktan çok, onu tehdit eden bir şeye dönüşmüştür.
Öyle görünüyor ki, insan saldırganlığına ilişkin bu açıklamalar Lorenz'in kendisini de tatmin etmemiş ve Lorenz, bir başka açıklama daha ekleme gereğini duymuştur: ne var ki, bu ek açıklama, etolojinin alanı dışına çıkmaktadır. Şöyle yazıyor Lorenz:
Her şeyden önce, insan soyunun kalıtımsal bir kötülüğü olma özelliğini sürdüren saldırganlık dürtüsünün yıkıcı yoğunluğu, çok büyük bir olasılıkla, kabaca kırk bin yıl süresince, yani ilk Taş Devri (Lorenz, Son Taş Devri demek istiyor herhalde) boyunca ilk atalarımızı etkileyen tür-içi bir ayıklanma sürecinin sonucudur, insan silaha, giyeceğe ve toplumsal örgütlenmeye sahip olma, böylece de açlık, donma ve yaban hayvanlarına yem olma tehlikelerini yenebilme aşamasına ulaştığında ve bu tehlikeler, ayıklanmayı etkileyen temel etkenler olmaktan çıktığında, kötü bir tür-içi ayıklanma sürecinin başlamış olması gerektir. Ayıklanmayı etkileyen etken artık birbirine düşman komşu kabileler arasında sürdürülen savaşlardı. Bu savaşlar, ne yazık ki birçok insanın hâlâ arzu edilir ülküler olarak gördüğü bütün bu «savaşçılık erdemleri» denen aşın bir biçime doğru evrim-leşmiş olmalı (K. Lorenz, 1966).
Aşağı yukarı Î.Ö. 40.000 ya da 50.000 yıllarında Homo sapiens'in tam olarak ortaya çıkmasından beri, «vahşi» avcı-yiyecek toplayıcılar arasında sürekli savaşların olduğu görüşü, bunu doğrulayacak hiçbir kanıtın bulunmadığını gösterme eğilimi taşıyan araştırmaları göz önüne almaksızın Lorenz'in de benimsediği çok tutulan bir klişedir.5 Lorenz'in kırk bin yıl boyunca örgütlü bir savaşın sürdürüldüğü yolundaki varsayımı, insan, saldırganlığının doğuştan olduğunu kanıtlayacak ( bir sav olarak sunulan ve savaşın insanın doğal durumu olduğunu savunan eski Hobbes'çu klişeden başka bir şey değildir. Lorenz'in varsayımının mantığı şöyledir: insan saldırgan'üfjr, çünkü önceden de saldırgan 'di ve insan saldırgan' di, çünkü bugün de saldırgan' dır.
Yiyecek toplayıcılar ve avcılar arasındaki saldırganlık sorunu 8. Kısım'da enine boyuna tartışılmaktadır.
Lorenz'in Son Yontma Taş Çağı'nda sürekli savaşların olduğuna ilişkin tezi doğru olsa bile, kalıtımla ilgili akıl yürütmesi tartışmaya açıktır. Belirli bir özellik ayıklanma açısından bir üstünlüğe sahipse, bu sözkonusu özelliği taşıyanların üretken döllerinin çok sayıda üremesi temeline dayandırılmalıdır. Ama savaşlarda daha çok saldırgan bireyin yitirilmesi olasılığı göz önüne alındığında, ayıklanmanın, bu özelliğin etkisini büyük çapta sürdürmesi olgusunu açıklayıp açıklayamayacağı kuşku götürür. Gerçekte, eğer böylesi bir kayıp olumsuz ayıklanma olarak görülürse, gen sıklığının azalması gerekir.6 Aslına bakılırsa, o çağda nüfus yoğunluğu son derecede azdı ve Homo sapi-ens'in tam olarak ortaya çıkmasından sonra oluşan insan boylarının birçoğu açısından, yiyecek ve yer için birbirleriyle yarışmaya ve savaşmaya pek gerek yoktu.
Lorenz. kuramında iki öğeyi birleştirmiştir. Birincisi, insanlar kadar hayvanların da bireyin ve türün varlığını sürdürmesine yarayan doğuştan bir saldırganlık özelliğine sahip oldukları yolundadır. Daha sonra da ortaya koyacağım gibi, nörofizyolojik bulgular, savunucu saldırganlığın, hayvanın yaşamsal çıkarlarına yönelik tehditlere bir tepki olduğunu, kendiliğinden ortaya çıkmadığını ve sürekli olmadığını göstermektedir. Öteki öğe, yani depolanmış saldırganlığın hidrolik niteliği ise, insanın katillik ve zalimlik dürtülerini açıklamakta kullanılmaktadır, ama bunu destekleyecek pek az kanıt sunulmaktadır. Hem yaşama hizmet eden saldırganlık hem de yıkıcı saldırganlık bir tek sınıfta toplanmıştır; bunları birbirine bağlayan şey de esas olarak bir sözcüktür: «saldırganlık». Tinbergen, Lorenz'in tersine, sorunu tam bir açıklıkla ortaya koymuştur:
İnsan, bir yandan, kendi türüyle kavga etmesi yönünden birçok hayvan türünün akrabasıdır. Ama öte yandan da o, kavga eden binlerce tür arasında, kavgayı yıkıcılığa ulaştıran tek türdür... İnsan, kitle katliamcısı olan tek türdür, kendi toplumu içinde bir çıban ba§ı olan tek varlıktır. Bu niye böyle olmalı ki? (N. Tinbergen, 1968).
kaptığımız kişisel bir görüşmede, yukarıda söz konusu edilen görüşün içerdiği kalıtımla ilgili sorunun anahatlannı çizen Profesör Kurt Hirschhom'a teşekkür ederim.

Freud ve Lorenz: Benzerlikleri ve Ayrılıkları

Lorenz'in ve Freud'un kuramları arasındaki ilişki karmaşık bir ilişkidir. Her ne kadar dürtünün kökenini farklı biçimde açıklasalar da, hidrolik saldırganlık anlayışı ikisinde de ortaktır. Ne var ki, bir başka , bakımdan, birbirlerinin tam karşısında yer almış görünmektedirler. Freud. yıkıcı bir içgüdünün varlığını savunuyordu; Lorenz'e göre bu varsayım, biyoloji bilimi açısından savunulamaz nitelikteydi. Onun savunduğu saldırganlık dürtüsü, yaşama hizmet eder; Freud'un ölüm içgüdüsü ise ölümün hizmetçisidir.
Bununla birlikte, aslında savunucu ve yaşama hizmet edici nitelikte olan saldırganlığın gösterdiği değişikliklere ilişkin olarak Lorenz'in yaptığı açıklamanın ışığı altında, bu ayrılık önemini büyük ölçüde yitirmektedir. Karmaşık ve çoğu zaman da tartışma götürür birçok yorum yapılarak, savunucu saldırganlığın insanda kendiliğinden ortaya çıkıp kendi kendini güçlendiren bir dürtüye dönüştüğü varsayılmıştır. Bu kanıya göre, söz konusu dürtü, saldırganlığın dışavurumunu kolaylaştıracak koşulları yaratmaya çabalamaktadır ya da hiçbir uyaran bulunamazsa ve yaratılamazsa patlamaktadır bile. Buna göre, sosyoekonomik açıdan, büyük çaplı saldırganlığın hiçbir uygun uyaran bulamayacağı biçimde örgütlenmiş bir toplumda bile, işte bu saldırganlık içgüdüsünün çağrısı, toplumun üyelerini toplumu değiştirmeye zorlayacak ya da böyle olmasa bile, saldırganlık herhangi bir uyaran olmadan da patlayacaktı. Böylece, Lorenz'in ulaştığı ve insanı doğuştan gelen bir yıkma gücünün yönlendirdiğini savunan sonuç, pratik amaçları yönünden, Freud'un ulaştığı sonucun aynısıdır. Bununla birlikte, Freud, yıkıcı dürtünün karşısında ona eşit Eros (yaşam, cinsiyet) gücünün bulunduğunu savunur; oysa Lorenz'e göre, sevgi de saldırganlık içgüdüsünün bir ürünüdür.
Hem Freud, hem Lorenz, saldırganlığın eylem olarak dışavurulamamasının sağlıksız olduğunu kabul etmektedirler. Freud, çalışmalarının ilk döneminde, cinselliğin bastırılmasının akıl hastalığına yol açabileceğini ileri sürmüştür. Daha sonra, aynı ilkeyi ölüm içgüdüsüne uygulamış ve dışa dönük saldırganlığın bastırılmasının sağlıksız olduğunu öğretmiştir. Lorenz, «bugünkü uygar insanın saldırganlık dürtüsünü yeterince boşaltamamanın sancısını çektiği»ni belirtmektedir. Her ikisi de farklı yollardan giderek, uzun erimde denetlenmesi ¦* olanaksız değilse bile çok zor olan saldırganlık-yıkıcılık enerjisini kesintisiz biçimde üreten bir insan görüşüne ulaşmaktadırlar. Hayvanlardaki sözde kötülük, her ne kadar, Lorenz'e göre, kökeni kötü değilse bile, insanda gerçek bir kötülük durumuna gelmektedir.
Örnekseme yoluyla «Kanıtlama». Ne var ki, Freud'un ve Lorenz'in saldırganlığa ilişkin kuramları arasındaki benzerlikler, bunların temel farklılığını gözlerden gizlememelidir. Freud bir insan araştırmacısıydı, insanların görünür davranışları ve bilinçaltlannın çeşitli dışavurumları konusunda yetenekli bir gözlemciydi. Onun ölüm içgüdüsü kuramı yanlış ya da eksik olabilir veya yetersiz kanıtlar üzerine kurulmuş olabilir. Ama yine de bu kuram, insanın sürekli olarak gözlenmesi sürecinde oluşturulmuştur. Oysa ki Lorenz, hayvanlar, özellikle de alt gelişme basamağındaki hayvanlar ile ilgilenen bir gözlemcidir ve kuşkusuz, çok usta birisidir. Ama onun insan hakkındaki bilgisi, ortalama insan hakkındaki bilgiden öteye gidemez. O, sistemli gözlemler yaparak ya da konuya ilişkin yazını yeterince tanıyarak bu bilgiyi işlememiştir.7 O, kendisi ve tanıdıkları hakkındaki gözlemlerin bütün insanlara uygulanabileceği gibi bönce bir inanç içindedir. Bununla birlikte, onun ana yöntemi, öz-gözlem bile değil; belli hayvanların davranışları ile insan davranışları arasında yapılan örnekse-melerdir. Bilimsel olarak konuşursak, böylesi örneksemeler hiçbir şeyi kanıtlamaz; yalnızca hayvanseverleri esinlendirip hoşnut eder. Bu örneksemelere, Lorenz'in çok düşkün olduğu aşırı bir insanlaştırma tutumu eşlik eder. işte bir kişinin, hayvanın ne «hissettiğini» «anladığı» gibi hoş bir yanılgıya kapılmasını sağladıkları içindir ki bu örneksemeler çok tutulur. Sultan Süleyman'ın yüzüğüne sahip olmayı kim istemez ki? Lorenz, saldırganlığın hidrolik mahiyetine ilişkin kuramını, hayvanlarla -başlıca da özgürlüklerinden yoksun bırakılmış balıklar ve kuşlarla- yaptığı deneylere dayandırıyor. Tartıştığı sorun şudur; Yeniden yönlendirilmemesi durumunda öldürmeye götüren -Lorenz'in belli balıklarda ve kuşlarda gözlemlediği- aynı saldırganlık dürtüsü insanda da işlerlikte midir?
insana ve insan olmayan pirimatlara ilişkin bu varsayımı destekleyecek hiçbir dolaysız kanıt bulunmadığından, Lorenz, görüşünü kanıtlamak için birçok sav öne sürmektedir. Onun asıl yaklaşımı örnekse Lorenz, en azından Saldırganlık Ûzerine'yi yazarken, Freud'un çalışmaları konusunda hiçbir doğrudan bilgiye sahip değilmiş gibi görünmektedir. Freud'un yazılarına bir tek doğrudan gönderme yapılmamıştır. Yapılan göndermeler de rahçözümcü arkadaşlarının ona Freud'un tutumu hakkında söylediklerinden ibarettir. Ne yazık ki, bunlar da her zaman doğru değildir ya da tam olarak anlaşılmamıştır.
me yoluyladır; insan davranışı ile incelediği hayvanların davranışı arasında benzerlikler keşfeder ve her iki davranış türünün aynı nedenden kaynaklandığı sonucunu çıkarır. Bu yöntemi birçok ruhbilimci eleştirmiştir. Daha 1948'de, Lorenz'in seçkin meslekdaşı N. Tınber-gen, «daha aşağı evrim düzeylerinden, daim aşağı sinirsel oluşum düzeylerinden ve daha basit davranış biçimlerinden sağlanan ruhbi-limsel kanıtlan, daha yüksek ve daha karmaşık düzeylerdeki davranış mekanizmalarına ilişkin ruhbilim kuramlarını destekleyecek örneksemeler olarak kullanma yönteminin taşıdığı» tehlikelerin bilincindeydi. (N. Tinbergen, 1948; italikler bana ait.)
Birkaç örnek, Lorenz'in «örnekseme yoluyla kanıtlama» anlayışını gözler önüne serecektir.8 Lorenz, sihlid balıkları ve Brezilya sedef balıkları .hakkında konuşurken, şu gözlemi aktarıyor: eğer her bir balık sağlıklı kızgınlığını aynı cinsiyetten bir komşusuyla giderebilirse, kendi arkadaşına saldırmaz («yeniden-yönlendirilmiş saldırganlık»).9 Daha sonra şu yorumu yapıyor;
Benzer davranışlar insanlarda da gözlenebilir. Hâlâ bir Habsburg monarşisinin sürdüğü ve hâlâ uşakların olduğu eski güzel günlerde, dul halamın düzenli olarak yinelediği aşağıdaki davranışını gözlerdim. Hiçbir hizmetçiyi sekiz-on aydan daha fazla tutmazdı. Her zaman yeni bir hizmetçiden hoşlanır, onu öve öve göklere çıkarır ve sonunda tam aradığını bulduğuna yemin ederdi. Ondan sonra geçen birkaç ay içinde yargısı değişmeye başlar, önce küçük halalar, ondan sonra da büyük hatalar bulur ve belirtilen dönemin sonuna doğru da, sonuçta şiddetli bir tartışmanın ardından referans bile verilmeden kovulacak olan zavallı kızda nefret uyandırıcı nitelikler keşfederdi. Bu patlamadan sonra, yaşlı hanımefendi, çalıştıracağı kusursuz bir melek bulmaya bir kez daha hazırlanırdı.
Çoktan ölmüş olan sadık halamla alay etmek değil niyetim. Bir zamanlar savaş tutuklusuyken, kendim dahil ciddî, kendine hakim insanlarda da tıpatıp aynı olguyu gözlemleme olanağı bulmuş, ya da daha
Biyolojik olgularla toplumsal olgular arasında oldukça saçma benzetmeler yapma eğilimini Lorenz daha 1940'ta yazdığı talihsiz bir makalede göstermiştir (K. Lorenz, 1940). Bu makalede Lorenz, doğal ayıklanma ilkelerinin ırkın gereksinmelerini düzenli bir biçimde karşılayamadığı durumlarda bu ilkelerin yerine devlet yasalarının konması gerektiğini savunuyordu.
N. Tinbergen'in terimi. çok buna zorunlu kalmıştım. Yolculuk öfkesi olarak da bilinen, kutup hastalığı denilen hastalık, birbirlerine bütünüyle bağımlı olan ve bu yüzden yabancılarla ya da kendi arkadaş çevrelen dışındaki insanlarla tartışma olanağından yoksun bulunan küçük insan kümelerine musallat olur. Bundan da açıkça anlaşılacağı gibi, küme üyeleri birbirlerini daha iyi tanıyıp anladıkça ve daha çok sevdikçe, saldırganlığın depolanması da o ölçüde daha tehlikeli olacaktır. Kendi kişisel deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki, böylesi bir durumda, bütün saldırganlığın ve tür-içi kavga davranışının sınır değerleri aşın ölçüde azalır. Bu durum, öznel olarak, insanın en iyi arkadaşlarının ufak tefek alışkanlıklarına -örneğin, boğazlarını temizleyiş ya da hapşırış biçimlerine-, ancak bir sarhoştan tokat yemesi durumunda normal karşılanabilecek bir tarzda tepki göstermesi gerçeğiyle anlatımını bulmaktadır (K. Lorenz, 1966).
Lorenz, halasıyla, savaş tutuklusu arkadaşlarıyla ve kendisiyle ilgili kişisel deneyimlerin, böylesi tepkilerin evrenselliği konusunda ille de birşey kanıtlaması gerekmediğini anlamamış görünmektedir. Ayrıca, halasının davranışı konusunda, onun saldırganlık gizilgücünün, her sekiz ya da on ayda bir patlamasını gerektirecek bir düzeye ulaştığını öne süren hidrolik açıklama yerine konabilecek daha karmaşık bir ruhbilim-sel açıklama getirilebileceğinden de habersiz görünmektedir.
Ruhçözümsel bir bakış açısından, halasının özsever ve çok sömürücü bir kadın olduğu varsayılabilir. Halası, hizmetçinin kendine bütünüyle «bağlı» olmasını kendine ait hiçbir çıkar gözetmemesini ve ona hizmet etmekten mutlu olan bir yaratık rolünü hoşnutlukla benimsemesini istiyordu. Her yeni hizmetçiye, bu yeni hizmetçi bayanın kendi beklentilerini gerçekleştirecek kişi olduğu kuruntusuyla yaklaşıyordu. Halanın kuruntusunun «henüz» hizmetçinin "aradığı" hizmetçi olmadığı gerçeğini görmesini önleyecek kadar etkili olduğu -belki hizmetçinin başlangıçta yeni işverenini hoşnut etmek için her çabayı göstermesi gerçeği de bu kuruntunun sürmesine yardımcı olabilir- kısa bir «balayı»ndan sonra hala, hizmetçinin kendine verilen rolü yerine getirmeye pek istekli olmadığını kavramaya başlıyordu. Böylesi bir uyanış süreci, sonuca ulaşıncaya dek belli bir süre devam eder elbette. Bu noktada hala, herhangi bir özsever-sömürücü kişinin düşleri boşa çıktığında duyacağı yoğun bir düş kırıklığı ve öfke hali yaşamaktadır. Bu öfkeye, yerine getirilmesine olanak bulunmayan kendi isteklerinin neden olduğundan habersiz bulunan hala, hizmetçiyi suçlayarak kendi düş kırıklığına kendince haklı bir gerekçe bulmaktadır. Kendi arzularından vazgeçemediği için, hizmetçiyi kovmakta ve yeni bir hizmetçinin «aradığı» kişi olacağını ummaktadır. Aynı mekanizma, o ölünceye ya da artık hizmetçi çalıştıramayacak duruma gelinceye dek kendini yineler. Böylesi bir gelişme, yalnızca işverenlerle uşaklar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkar diye bir kural yoktur. Evlilik çatışmalarının tarihi de çoğu zaman buna özdeştir. Bununla birlikte, boşanmak hizmetçiyi kovmaktan daha zor olduğu için, burada ortaya çıkan sonuç, çoğu zaman, her bir eşin giderek biriken yanlışlardan dolayı diğerini cezalandırmaya çalıştığı, yaşam boyu süren bir savaştır. Burada karşımıza çıkan sorun, biriktirilmiş bir içgüdüsel enerji değil, özgül bir insan karakteridir; adını koyarsak, özsever^sömürücü karakterdir.
Lorenz, «Ahlâka ilişkin Davranışsal Örneksemeler» hakkındaki bir bölümde, şunları belirtmektedir:
Bununla birlikte, tartışılmakta olan olguları hakkıyla değerlendiren hiçbir kimse hayvanlarda topluluğun iyiliğine yönelik çıkar gözetmeyen davranışı güçlendiren, insanlarda da ahlâk yasası olarak aynı biçimde işlerliğini sürdüren fizyolojik mekanizmalar karşısında, kendini durmaksızın yenileyen bir hayranlık duygusuna kapılmaktan kendini alıkoyamaz (K. Lorenz, 1966.)
Hayvanlardaki «çıkar gözetmeyen» davranış nasıl anlaşılır? Lo-renz'in tanımladığı şey. içgüdüsel olarak belirlenmiş bir eylem kalıbıdır. «Çıkar gözetmeyen» terimi insan ruhbiliminden alınmıştır ve bir insanın ötekilere yardım etmek arzusuyla kendi nefsini (daha doğrusunu söylemek gerekirse, benliğini) unutabileceği gerçeğiyle ilişkilidir. Ama bir kazın ya da bir balığın ya da bir köpeğin unutabileceği bir nefsi (ya da bir benliği) var mıdır? Çıkar gözetmezlik, insanın kendi varlığının bilincinde olması gerçeğine ve bu bilincin dayandığı nörofizyolojik yapıya bağımlı değil midir? Lorenz'in hayvan davranışını tanımlamakta kullandığı «zalimlik», «üzgünlük», «sıkıntı», gibi başka birçok sözcüğe bağlı olarak da hep aynı soru ortaya çıkmaktadır.
Lorenz'in etolojik verilerinin en önemli ve ilginç bölümlerinden birisi, hayvanlar arasında (onun gösterdiği başlıca örnek kazlardır,) dışardan gruba yönelmiş tehditlere bir tepki olarak oluşan «bağ»dır. Ama Lorenz'in insan davranışını açıklamak için yaptığı benzetmeler bazen şaşırtıcıdır:
Yabancılara yönelik ayırım gözetici saldırganlık ve bir grubun üyeleri arasındaki bağ birbirini güçlendirir. «Biz» ve «onlar» arasındaki karşıtlık, birbirlerinin şiddetle karşısında yer alan bazı birimleri birleştirebilir. Bugünkü Çin'le karşı karşıya kalınca, Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği zaman zaman «biz» gibi hissediyor görünüyorlar. Rastlantı sonucu bazı savaş belirtilerini taşıyan aynı olgu, yaban kazlarının hep bir ağızdan yüksek sesle bağırma törenlerinde incelenebilir (K. Lorenz, 1966).
Amerikan-Sovyet tutumunu, yaban kazından bize kalıtımla geçen içgüdü kalıpları mı belirlemektedir? Yazar bir parça komik olmaya mı çalışıyor, yoksa gerçekten kazlarla Amerikan ve Sovyet siyasal önderleri arasındaki ilişki konusunda bize bir şeyler söylemeye mi niyetleniyor?
Lorenz, hayvan davranışı (ya da buna dayalı açıklamalar) ile insan davranışına ilişkin safça inanışları arasında benzetmeler yapmakta daha da ileri gidiyor; insan sevgisi ve nefreti hakkındaki şu tümcesi de bu inanışlarından birisidir: «Kişisel bağ, bireysel arkadaşlık, yalnızca çok gelişmiş bir tür-içi saldırganlığa- sahip hayvanlarda görülür; gerçekte, belli bir hayvan ya da tür ne denli saldırgansa, bu bağ da o denli sıkıdır» (K. Lorenz, 1966). Buraya kadar her şey yolunda; gelin Lorenz'in gözlemlerinin doğru olduğunu kabul edelim. Ama bu noktada o, insan ruhbilimi alanına atlamaktadır. Tür-içi saldırganlığın kişisel arkadaşlık ve sevgiden milyonlarca yıl daha eski olduğunu belirttikten sonra, «saldırganlık olmaksızın sevginin de olmayacağı» sonucuna ulaşmaktadır (K. Lorenz, 1966; italikler bana ait). İnsanların sevgisi söz konusu edildiğinde hiçbir kanıta dayanmayan, ama gözlemlenebilir pek çok gerçekle çelişen bu tümel açıklamaya, tür-içi saldırganlığı değil de, «sevginin çirkin, küçük kardeşi»ni, nefreti ele alan bir başka tümce eklenmektedir. «Sıradan saldırganlığın tersine, bu (nefret), tıpkı sevgi gibi, bir tek bireye yönelmiştir ve belki de nefret sevginin varlığını öngörür: kişi, ancak sevmesi durumunda gerçekten nefret edebilir; kendisi yadsısa bile, yine de böyle davranır» (K. Lorenz, 1966; italikler bana ait). Sevginin bazen nefrete dönüştüğü sık sık söylenmiştir; bu dönüşüme uğrayanın sevgi değil, seven kişinin yaralanmış özseverliği olduğunu söylemek bir başka deyişle, nefrete yol açan şeyin sevgisizlik olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Ne var ki, kişinin ancak sevdiği durumlarda nefret ettiğini öne sürmek, tümcenin içerdiği doğruluk öğesini düpedüz saçmalığa dönüştürür. Baskıya uğrayan baskı yapandan, çocuğun annesi çocuğunu öldürenden, işkenceye uğrayan işkenceciden, onu bir zamanlar sevdiği ya da hâlâ sevmekte olduğu için mi nefret eder?
Bir başka örnekseme de «militanca coşku» olgusuna bakılarak yapılmaktadır. Bu, «daha ilkel sıradan bireysel saldırganlık biçimlerinden kesinlikle farklı ama yine de işlev yönünden onlarla ilişkili olan özelleşmiş bir topluluksal saldırganlık biçimi»dir (K. Lorenz, 1966). Yönlendirici gücünü kalıtımsal olarak evrimleşmiş davranış kalıplarına borçlu olan bir «kutsal gelenek»tir bu. Lorenz, «insana özgü militanca coşkunun, insan-öncesi alalarımızın savunmaya dönük topluluksal tepkisinden evrimleşip geliştiği konusunda en küçük bir kuşkunun olama-yacağı»nı ileri sürmektedir (K. Lorenz, 1966). Bu, grubun ortak bir düşmana karşı kendini savuılurken paylaştığı coşkudur.
Normal güçte heyecanlara sahip olan her insan, militanca coşku tepkisiyle elele giden öznel olguları kendi deneyimlerinden bilir. Sırttan aşağı doğru, ve daha kesin gözlemlerin ortaya koyduğu gibi, her iki kolun yanlarına doğru bir ürperti belirir. Kişi sevinçten uçarak, günlük yaşamın bütün bağlarının üzerine çıkar; bu özgül heyecan anında, kutsal bir görev gibi görünen şeyin çağrısı uğruna her şeyi terk etmeye hazırdır. Bu yoldaki bütün engeller önemsizdir; kişinin kendi hemcinslerini incitmesini ya da öldürmesini önlemeye yönelik içgüdüsel ketlemeler, ne yazık ki güçlerini büyük ölçüde yitirir. Bütün değerler şaşırtıcı biçimde tersine dönerek militanca coşkunun zorunlu kıldığı davranışa karşı çıkan ussal yorumları, eleştirileri ve bütün mantıklı savlan susturur; bunların yalnızca savunulamaz değil, alçakça ve onur kırıcı gibi görünmelerine yol açar. İnsanlar, mezalim yaparken bile mutlak bir haklılık duygusuna kapılabilirler. Mantığa dayalı düşünce ve ahlâkî sorumluluk en alt düzeyindedir. Bir Ukrayna atasözünün dediği gibi: «Sancak bir kez açıldığında bütün mantık borazandadır» (K. Lorenz, 1966).
Lorenz, «Ahlâkî sorumluluğumuzun ilkel dürtüyü denetim altına alacağı konusunda mantıklı bir umut beslediği» ni açıklamaktadır. «Ama bunun böyle olacağı yolundaki tek umudumuz şu gerçeğin alçakgönüllülükle kabul edilmesine dayanmaktadır: militanca coşku kalıtımsal olarak belirlenmiş-bir salıverme mekanizmasına sahip içgüdüsel bir tepkidir ve akıllıca, sorumluca bir denetimi gerçekleştirmenin tek yolu da bu tepkiyi, kavramsal sorunun enine boyuna irdelenmesi sonucunda gerçek bir "değer olduğu kanıtlanan bir hedefe koşullandırmaktır» (K. Lorenz, 1966).
Lorenz'in normal insanın davranışına ilişkin tanımlaması, oldukça şaşırtıcıdır. Birçok insanın, «mezalim yaparken bile mutlak bir haklılık duygusuna kapıldıkları»na -ya da daha uygun ruhbilimsel terimlerle belirtirsek, birçoklarının herhangi bir ahlaksal ketlemeye aldırmaksızın ve suçluluk duygusuna kapılmaksızın mezalim yapmaktan haz duyduklarına- kuşku yoktur. Ne var ki, gerekli kanıtları toplama zahmetine bile girmeksizin, bunun evrensel bir insan tepkisi olduğunu ya da savaş sırasında mezalim yapmanın «insanın doğası» olduğunu ileri sürmek ve savını balıklarla, kuşlarla yapılan tartışma götürür örneksemeyi temel alan sözde bir içgüdüye dayandırmak savunulması olanaksız bir bilimsel işlemdir.
Gerçek şudur ki, bir başka gruba karşı içlerinde nefret uyan-dırıldığında mezalim yapma eğilimi yönünden bireyler ve gruplar arasında çok büyük farklılıklar vardır. Birinci Dünya Savaşı'nda ingiliz propagandası, Alman askerlerinin Belçika'da bebekleri süngüle-dikleri masalını uydurmak zorunda kalmıştı; çünkü düşmana karşı nefreti artıracak gerçek canavarlıklar son derecede azdı. Buna benzer biçimde, Almanlar, düşmanlarınca düzenlenen birkaç mezalimden söz etmişlerdi; bunun nedeni çok basittir, çünkü o denli az sayıda mezalim vardı ki. ikinci Dünya Savaşı'nda bile, insanlığın gittikçe acımasız-laşmasına karşın, canavarca uygulamalar genellikle Naziler'e özgü özel biçimlerle sınırlı kalmıştır. Genelde, her iki yanın düzenli birlikleri de, Lorenz'in tanımı uyarınca olması beklenen ölçekte savaş suçu işlememişlerdir. Mezalimler söz konusu edildiğinde, Lorenz'in tanımladığı şey, sadist ya da kana susamış kişilik tipleridir; Lorenz'in «militanca coşku»su sadece ulusçu ve duygu yönünden biraz ilkel bir tepkidir. Bayrak bir kez açıldığında kıyıcılık yapmaya hazır olmanın, insan doğasının içgüdüsel olarak kazanılmış bir parçası olduğunu ileri sürmek, Cenevre Uzlaşması'nın ilkelerinin çiğnendiğine ilişkin suçlamalara karşı klasik bir savunma olacaktır. Lorenz'in kıyıcılığı savunmak niyetinde olmadığından emin bulunmama karşın, ileri sürdüğü sav, gerçekte bu kapıya çıkmaktadır. Lorenz'in yaklaşımı, bu kıyıcılık eğiliminin kaynaklandığı kişilik dizgelerinin ve bu eğilimin gelişmesine neden olan bireysel ve toplumsal koşulların anlaşılmasına engel olmaktadır.
Lorenz, askeri coşku (bu «gerçek anlamda özerk içgüdü») olmasaydı, «ne sanat, ne bilim, ne de insanlığın büyük uğraşlarından herhangi birisi ortaya çıkmazdı» diyerek, daha da ileri gitmektedir (K. Lorenz, 1966). Bu içgüdünün açığa çıkmasının ilk koşulu, «öznenin kendisini özdeşleştirdiği toplumsal bir birimin dıştan gelen bir tehlikenin tehdidiyle karşı karşıya kalması» olduğuna göre, bu nasıl olur? (K. Lorenz, 1966.) Sanat ve bilimin ancak bir dış tehlikenin var olması durumunda açılıp geliştiğini gösteren herhangi bir kanıt yar mıdır?
Lorenz, kişinin, kendi yaşamını komşusu uğruna tehlikeye atma isteğinde anlatımını bulan komşu sevgisinin, «eğer o sizin en iyi arka-daşınızsa ve birkaç kez yaşamınızı kurtarmışsa bunu hiç* düşünmeden yapmanızın doğal bir şey olduğu»nu belirtmektedir (K. Lorenz, 1966). Çok güç durumlarda gösterilen böylesi «dürüstçe davranış» örnekleri kolaylıkla ortaya çıkar, «yalnız bu davranışların, (söz konusu) durumla karşılaşıldığında uygulanacak, kalıtımsal olarak uyarlanmış toplumsal kalıpları üretmek üzere Yontma Taş döneminde yeterince sık olarak ortaya çıkmış olan türden davranışlar olması gerekir» (K. Lorenz, 1966).
Komşu sevgisine ilişkin böylesi bir görüş, içgüdücülükle yararcılığın karışımından ibarettir. Arkadaşınızı kurtarırsınız, çünkü o da sizin yaşamınızı birkaç kez kurtarmıştır. Ya yaşamınızı bir kez kurtarmışsa ya da hiç kurtarmamışsa durum ne olacaktır? O zaman da sadece Yontma Taş döneminde yeterince sık olarak meydana geldiği için böylesi bir davranışta bulunursunuz!
Savaşa İlişkin Vargılar. Lorenz, insandaki içgüdüsel saldırganlıkla ilgili çözümlemesinin sonuç bölümünde, Freud'un Einstein'a yazdığı Neden Savaş? (1933) konulu mektubunda benimsediği tutuma benzer bir tutum içersinde bulur kendini. Her ikisi de, bir içgüdünün sonucu olması dolayısıyla savaşın yok edilemeyeceğini ortaya koyar görünen sonuçlara ulaşmış olmaktan mutluluk duymamaktadırlar. Ne var ki, Freud kendisini, çok geniş anlamda, bir «pasifist» olarak adlandırırken, Lorenz, her ne kadar nükleer savaşın görülmemiş bir yıkım olacağını çok iyi biliyorsa da, bu sınıflandırmaya pek uymaz. Lorenz, yıkıcı içgüdünün korkunç etkilerinden toplumun kaçınabilmesine yardımcı olacak yollar bulmaya çalışmaktadır. Aslına bakılırsa o, nükleer çağda, insanın doğuştan gelen saldırganlığına ilişkin kuramını kabul ettirebilmek için barış olanakları aramak-zorunda kalmıştır bir bakıma. Önerilerinden bazıları Freud'unkülere benzemektedir, ama aralarında önemli bir fark vardır. Freud'un önerileri kuşkucu bir tutumla ve alçakgönüllülükle yapılmış önerilerdir; oysa Lorenz, «Şunu kabul etmekte sakınca görmüyorum ki... sanırım, insanlığa, daha iyi hale gelmelerine yardım edecek bir şeyler öğretebilirim. Bu inanç, göründüğü kadar kendini beğenmişlik değildir...» diye açıklamaktadır görüşünü (K. Lorenz, 1966).
Gerçekten, Lorenz'in öğretecek önemli bir şeyleri varsa bu kendini beğenmişlik olmayacaktır. Ne yazık ki, önerileri, «toplumsal davranış kalıplarının yanlış işleyişi yüzünden toplumun bütünüyle dağılmış hale gelmesi» tehlikesine karşı öne sürülmüş bayat klişelerden, «basit vargılar»dan öteye gitmemektedir pek:
1. «En önemli vargı 'kendini tanı'...dır.» Lorenz'in bununla demek istediği, «kendi davranışımızı yöneten nedensel zincirlemeler -yani, evrim yasaları- hakkındaki bilgimizi derinleştirmemiz gerektiği»dir (K. Lorenz, 1966). Lorenz, bu bilgiyi oluşturan ve kendisinin özel önem verdiği bir öğe olarak, «saldırganlığın asıl biçimiyle asıl hedefin yerini alacak nesneler üzerinde boşaltılmasını sağlayacak bütün olanakların nesnel, etolojik olarak araştırılmasından söz etmektedir (K. Lorenz, 1966).
2. «Yüceltme denen olgunun ruhçözümsel yönden incelenmesi.»
3. «Değişik öğretilere ya da uluslara bağlı bireyler arasında kişisel tanışıklığın ve olanak varsa, arkadaşlığın ilerletilmesi.»
4. «Hemen alınması gereken dördüncü ve belki de en önemli önlem de militanca coşkunun akıllıca ve sorumluca yönlendirilmesidir»,
yani. «çağdaş dünyada uğruna çaba göstermeye değecek gerçek davalar bulmalarında genç kuşağa..:» yardımcı olunmasıdır.
Gelin bu programı madde madde ele alalım.
Lorenz, klasik "kendini tanı" kavramını -yalnızca Yunanlılar'a ait olan kavramı değil: bütün bilimi ve ruhçözümleme tedavisi kendi-ni-bilme üzerine kurulu olan Freud'unkini de- çarpıtarak kullanmaktadır. Freud'a göre kendini-bîlme, insanın, bilinçdışındaki şeylerden haberdar hale gelmesi demektir. Bu son derecede zor bir süreçtir, çünkü bilinçdışını bilinü' hale getirme girişimine karşı bilinçdışını savunan diıeniş enerjisiyle karşı karşıya gelinir. Freud'un anladığı anlamda kendini-bilme, tek başına bir zihinsel süreç değil, Spinoza'da da olduğu gibi, aynı zamanda duygusal bir süreçtir de. Yalnız beyinle bilmek değil, aynı zamanda da yürekle bilmektir. Kendini-bilmek, kişinin, ruhunun o ana dek gizli kalmiş kısımları konusunda zihinsel ve duygusal olarak gitgide bilgisini artırması demektir. Bu, gösterdiği belirtilerden ledaviyle kurtulmak isteyen bir hastanın yıllarını, ciddî biçimde kendini bulmak isteyen bir kişinin de bütün yaşamını alabilecek biı- süreçtir. Bu süreç, yoğunlaştırılmış enerjinin etkisi gibi bir etki yapar; çünkü bilinçdışındaki bastırılmış anı ve istekleri orada tutma görevi sona eren enerji serbest kalır.. Böylece kişi, kendi iç gerçek-liğiyle ne kadar ilişkide olursa o kadar da bilinçli ve özgür hale gelir. Oysa Lorenz'in «kendini tanı» kavramıyla anlatmak istediği bambaşka bir şeydir. Onun anlatmak istediği, evrim gerçeklerinin ve özgül olarak da saldırganlığın içgüdüsel niteliğinin kuramsal olarak bilinmesidir. Lorenz'in kendini-tanıma anlayışı. Freud'un ölüm içgüdüsü kuramının kuramsal olarak bilinmesine benzemektedir. Gerçekte, Lorenz'in akıl yürütme yöntemi izlenirse, bir tedavi biçimi olarak ruhçözümleme, Freud'un toplu yapıtlarının okunmasından başka bir şeyi içermezdi. Marx'in bir sözü geliyor insanın aklına: Yerçekimi yasalarını bilen birisi kendini derin bir suda bulur ve yüzmeyi de bilmezse, bilgisi onu boğulmaktan kurtarmayacaktır. Bir Çinli bilgenin dediği gibi, «Reçeteleri okumak insanı sağlığa kavuşturmaz.»
Lorenz, vargılarından ikincisini, yüceltmeyi enine boyuna işlememektedir. Üçüncüsünü, «değişik öğretilere ve uluslara bağlı bireyler arasındaki kişisel tanışıklığın ve olanak varsa, arkadaşlığın ilerletilmesi»ni ise kendisi «açık-seçik» bir plan olarak kabul etmektedir, havayolu şirketleri bile uluslararası yolculuğun barış davasına hizmet ettiği yolunda reklâm yapıyorlar; ama ne yazık ki, kişisel tanışıklığın saldırganlığı azaltıcı işlevine ilişkin bu anlayış gerçeklik kazanmıyor. Bu konuda bol bol kanıt vardır, ingilizler ve Almanlar 1914'ten önce birbirlerini çok yakından tanıyorlardı; ama yine de savaş patladığında, karşılıklı nefretleri kudurmuşluk ölçüsündeydi. Daha açık kanıtlar da vardır. Savaşan iki taraf arasında tanışıklıktan yoksunluk diye bir sorunun olmadığı iç savaşta sergilenen nefret ve zalimliğin, hiçbir ülkelerarası savaşta sergilenmediği çok iyi bilinir.
Birbirlerini karşılıklı olarak yakından biliyor olmaları gerçeği, bir ailenin üyeleri arasındaki nefretin yoğunluğunu ortadan kaldırır mı?
«Tanışıklık» ve «arkadaşlık»ın saldırganlığı azaltmaları beklenemez: çünkü bunlar, bir başka kişi hakkında edinilen yarım yamalak bir bilgiden, dıştan baktığım bir «nesne»ye ilişkin bir bilgiden başka bir şey değildir. Öteki kişinin deneyimlerini, onunkilerin aynısı olmasa bile benzeri olan kendi içimdeki deneyimleri harekete geçirerek anlamamı sağlayan derinlemesine, dikkatli bilgiden oldukça farklı bir şeydir bu. Bu tür bilgi, kişinin içindeki bastırılmış anı ve isteklerden çoğunun, yoğunluk bakımından, o kişinin bilinçaltının yeni yönlerini tanımasına az direnç gösterecek bir noktaya kadar azaltılmış olmasını gerektirir. Yargılayıcı olmayan bir anlayışın kazanılması, saldırganlığı azaltabilir ya da tümüyle ortadan kaldırabilir. Bu, kişinin ötekiler hakkında sahip olduğu bilgi düzeyine değil, kendi güvensizliğini, açgözlülüğünü ve özseverliğini yenme derecesine bağımlıdır.10
İç savaşların niye gerçekten daha şiddetli olduğu ve niye iç savaşlarda uluslararası savaşlardakinden daha fazla yıkıcı dürtünün ortaya çıktığı sorusu ilginç bir sorudur. Bunun nedenini, uluslararası savaşların çoğunlukla, en azından çağdaş uluslararası savaşlar söz konusu edildiğinde, düşmanın mahvedilmesini ya da yok edilmesini amaçlamamalarında aramak akla yatkın görünmektedir. Bu (uluslararası) savaşların amacı sınırlıdır: karşı tarafı, zarar verici nitelikte olmasına karşın hiçbir biçimde yenilen ülke nüfusunun varlığını tehdit edici nitelikte olmayan banş koşullarım kabul etmeye zorlamak. (Bunu en iyi açıklayabilecek örnek, iki dünya savaşında da yenilen ülke durumunda bulunan Almanya'nın her yenilgiden sonra Öncekine oranla daha zengin hale gelmesidir.) Romalıların yürüttükleri bazı savaşlarda -ama kesinlikle hepsinde değil- olduğu gibi, toplam düşman nüfusunu fizikî olarak ortadan kaldırmayı ya da köleleştirmeyi amaçlayan savaşlar bu kuralın dışında kalan savaşlardır, iç savaşta, iki tarafın da amacı, birbirlerini fiziksel olarak yok etmek olmasa bile, ekonomik, toplumsal ve siyasal bakımlardan yok etmektir. Eğer bu varsayım doğruysa, yıkıcılığın derecesi, büyük ölçüde, tehdidin şiddetine bağımlı demektir.

Lorenz'in dört vargısından sonuncusu, «militanca coşkunun yön-lendirilmesi»dir. Salık verdiği özel yollardan birisi de atletizmdir. Ama gerçek şudur ki, çekişmeli sporlar büyük ölçüde saldırganlığa yol açarlar. Yakın zamanlarda, uluslararası bir futbol maçının uyandırdığı derin duygulanmanın Latin Amerika'da küçük bir savaşa yol açmış olması, bu uyarımın ne denli yoğun olduğunu gözler önüne sermiştir.
Nasıl sporun saldırganlığı azalttığını belgeleyen hiçbir kanıt yoksa, sporu saldırganlığın güdülediğini belgeleyen hiçbir kanıtın bulunmadığını da aynı zamanda belirtmek gerekir. Sporda sık sık saldırganlığa yol açan şey, başarının verdiği gururun değil de paranın ve tanınmışhğın en çekici amaçlar haline geldiği spor olayının yarışmaya , dayalı niteliğidir; bu niteliği, toplumsal bir yarışma ortamı beslemekte ve genel bir ticarîleşrr.e güçlendirmektedir. Talihsiz 1972 Münih Olimpiyat oyunlarını izleyen düşünce sahibi birçok gözlemci, bu oyunların iyiniyet ve barışı ilerletmek yerine, yarışmaya dayalı saldırganlığı ve ulusçu gururu artırdıklarını kabul etmiştir.11
Lorenz'in savaş ve barış üzerine birkaç başka sözünü de aktarmaya değer; çünkü bu sözler, onun bu alanda sergilediği anlam belirsizliğine iyi birer örnektir.
Anayurdunu çok seven bir kişi olarak (ki öyleyim), bir başka ülkeye karşı mutlak bir düşmanlık beslediğimi (ki, böyle bir şey olmadığını önemle belirtirim) varsaysak bile, eğer o ülkede de, benim gibi, tümevarımlı doğa bilimi konusunda coşkuyla çalışan ya da Charles Darwin e saygı duyup onun buluşlarının ortaya çıkardığı hakikati coşkuyla yayan insanların veya Michelangelo nun sanatına ilişkin değerlendirmemi ya da Goethe'nin Faust'w, bir mercan kayalığının güzelliği ya da yaban yaşamının korunması konusunda duyduğum coşkuyu veya sayabileceğim daha birçok sıradan coşkuyu benimle paylaşan daha başka insanların yaşadığını kavradıysam, bu ülkenin yıkımını tüm kalbimle istemezdim. Eğer benimsediğim kültürel ve ahlaksal değerlerden birisini olsun paylaşıyorsa, herhangi bir düşmandan ayrım gözetmeksizin nefret etmeyi olanaksız bulurdum (K. Lorenz, 1966; vurgular bana ait).
11 insan, William James'in klasik makalesi «Savaşın Ahlâkî Karşılıkları »m (1911) okuyunca, militanca coşkunun yönlendirilmesi konusunda Lorenz'in söyleyeceği şeylerin yetersizliği özellikle açık seçik hale geliyor.

IÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Lorenz, bir ülkeyi yıkıma uğratma arzusunun yadsınmasını «tüm kalbimle» sözcüğünü kullanarak ve nefreti «aynın gözetmeksizin» sözcüğüyle nitelendirerek sınırlandırıyor. Ama «yarım gönüllü» bir yıkım arzusu ya da «ayrım gözeten» bir nefret ne demektir? Daha da önemlisi, bir başka ülkenin yıkıma uğratılmasını istememek için Lorenz'in ileri sürdüğü koşul, o ülkede kendi özel beğenilerini ve coşkularını paylaşan insanların bulunmasıdır (Darwin'e saygı duyanların, ancak onun buluşlarını da coşkuyla yayarlarsa bu koşulu yerine getirecekleri anlaşılıyor): onların insan olmaları yeterli değildir. Bir başka deyişle, bir düşmanın toptan yok edilmesi, ancak o düşman Lorenz'in kültürüne, hatta daha da özele inerek, ilgilerine ve değerlerine yakınsa ve ancak bu yüzden arzu edilmez bir şeydir.
Lorenz'in «insancı eğitim», yani bireyin özdeşleşebileceği ortak ülkülerin en güzelini veren bir eğitim için yaptığı çağrı bu sözîerin niteliğini değiştirmez. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Alman liselerinde yürürlükte olan eğitim türü buydu; ama bu insancılığın öğretmenlerinin çoğunluğu, belki de ortalama bir Alman'dan daha fazla savaş yanlısıydı. Yalnızca çok değişik ve köktenci bir insancılık, birincil özdeşleşmenin yaşamla ve insanlıkla olduğu bir insancılık, savaşa karşı bir etkiye sahip olabilir.
Evrim Putperestliği. Darwin'cilik karşısındaki yan-dinsel tutumu göz önüne alınmadıkça Lorenz'in konumunu tam olarak anlamaya olanak yoktur. Onun bu konudaki tutumu ayrıksı (istisnai) bir şey değildir ve çağdaş kültüre özgü önemli bir toplumsal-ruhbilimsel olgu olarak daha yakından incelenmeye değer. İnsanın dünyada yitmişlik ve yalnızlık duygusuna kapılmamak için duyduğu derin gereksinmeyi, önceleri, bu dünyayı yaratmış olan ve her yaratıkla ayrı ayrı ilgilenen bir Tanrı kavramı gideriyordu elbette. Evrim kuramı, en büyük Yaratıcı olarak Tanrı'nın görüntüsünü yıktığı zaman, her ne kadar birçoklan, Tanrı inancıyla Darwin'ci kuramı birleştirmeyi başarabildilerse de, insanın her şeye gücü yeten Babası olarak Tanrı'ya duyulan güven de onunla birlikte yıkıldı. Ama Tanrı'nın tahtından indirildiğine inananlardan birçoğu için, Tanrı benzeri bir imgeye duyulan gereksinme ortadan kalkmadı. Bazılan yeni bir Tanrı ilan ettiler: Evrim. Darwin'e de bu Tannnm peygamberi olarak taptılar. Lorenz ve başka birçoklan için evrim düşüncesi, bütünsel bir yönelim ve bağlılık sisteminin çekirdeği haline geldi. Darwin, insanın kökenine ilişkin temel hakikati ortaya çıkarmıştı; ekonomik, dinsel, aktöresel ya da siyasal yorumlarla ele alınıp açıklanabilecek bütün insan olguları evrim açısından anlaşılacaktı. Darwin'cilik konusundaki bu yan-dinsel tutum, Lorenz'in ayıklanma ve başkalaşıma ilişkin olarak «büyük kurucular» terimini kullanmasında açık seçik ortaya çıkmaktadır. Lorenz, «büyük kurucuların yöntem ve amaçlarından söz ederken, bir Hıristiyan'ın Tanrı'nın eylemlerinden söz ederken kullanabileceği dile çok yakın bir dil kullanmaktadır. Hatta tekil «büyük kurucu» terimini kullanmakta ve böylelikle Tann benzetmesine daha da yakınlaşmaktadır. Lorenz'in düşünüşünün puta tapıcı niteliğini, belki de hiçbir şey. Saldırganlık Üzerine'nin sonuç,paragrafı kadar açıklıkla ortaya koyamaz:
Biliyoruz ki, omurgalıların evriminde, kişisel sevgi ve arkadaşlık bağı, saldırgan bir türe bağlı iki ya da daha çok bireyin bir arada barış içinde yaşaması ve ortak bir amaç uğruna çalışması zorunlu olduğu zaman, büyük kurucuların yarattığı çağ açıcı yenilikti. Biliyoruz ki, insan toplumu, bu bağın temeli üzerine kuruludur. Ama bu bağın sınırlarının, kapsaması gereken her şeyi kapsayamayacak ölçüde daraldığı gerçeğini kabul etmemiz gerek: bu bağ ancak birbirini tanıyan ve arkadaş olan kişiler arasında saldırganlığı önler; oysa engellenmesi gereken şeyin, bütün uluslardan ya da ideolojilerden bütün insanlar arasında geçerliliğini sürdüren düşmanlık olduğu apaçıktır. Ortaya çıkan açık seçik sonuç, sevgi ve arkadaşlığın tüm insanlığı kucaklaması, bütün insan kardeşlerimizi ayrım gözetmeksizin sevmemiz gerektiğidir. Bu buyruk yeni değildir. Duygumuz butum güzelliğini değerlendirebilecek güçte olduğu gibi, mantığımız da bunun gerektiğini anlayabilecek güçtedir pekâlâ. Ama yine de yapımız gereği buna uyamıyoruz. Eksiksiz, sıcak sevgi ve arkadaşlık duygusunu yalnızca bireylere gösterebiliyoruz; irade gücünün sonuna dek ortaya konması bile bu gerçeği değiştiremez. Ama büyük kurucular değiştirebilir ve inanıyorum, değiştireceklerdir. Nasıl doğal ayıklanmanın gücüne inanıyorsam, insanın mantığının gücüne de inanıyorum, inanıyorum ki mantık, ayıklanma üzerinde doğru yönde bir etkide bulunabilir ve bulunacaktır da. İnanıyorum ki, pek uzak olmayan bir gelecekte, bu etki, bütün buyrukların en büyüğünü ve en güzelini yerine getirme yeteneğini torunlarımıza kazandıracaktır (K. Lorenz, 1966; vurgular bana ait).
Tann'nın ve insanın başarısızlığa uğradığı yerde büyük kurucular utkuya ulaşacaktır. Kardeşçe sevgi buyruğu etkisiz kalacaktır, ama büyük kurucular bu buyruğa hayat vereceklerdir. Yazının son bölümü gerçek bir iman itirafıyla son bulmaktadır: inanıyorum, inanıyorum, inanıyorum...
Lorenz'in salık verdiği toplumsal ve ahlaksal Danvin'cilik, insan saldırganlığının sorumlusu olan biyolojik, ruhsal ve toplumsal etkenlerin doğru olarak anlaşılmasını engelleme eğilimi gösteren romantik, ulusçu bir dinsizliktir. Saldırganlığa ilişkin görüşlerindeki benzerliklere karşın, Lorenz ile Freud arasındaki temel ayrılık burada yatar. Fre-ud. Aydınlanma felsefesinin son temsilcilerinden biriydi. O, mantığın insanda var olan ve onu karışıklıktan, çöküşten kurtarabilecek tek güç olduğuna içtenlikle inanıyordu. İnsanın bilinçsiz çabalarını ortaya çıkarma yoluyla öz-bilgiye ulaşma gereğini içtenlikle öne sürdü. Mantığa yönelerek Tanrı'yı yitirmiş olmanın üstesinden geldi, ve kendini son derecede zayıf hissetti. Ama yeni putlara yönelmedi.

KAYNAK: İNSANDAKİ YIKICILIĞIN KÖKENLERİ, ERİCH FROMM,  PAYEL YAYINLARI

 
1- BU SİTE TAMAMEN BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR VE BİLGİLERİN GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMA İHTİMALİ VARDIR.
2- BU SİTE RESMİ BİR SİTE DEĞİL, KİŞİSEL BİR SİTEDİR.
3- YANLIŞLIKLA DA OLSA VERİLEBİLECEK HATALI BİLGİLER DOLAYISIYLA www.ygslyssistemi.com YÖNETİMİ HİÇ BİR SORUMLULUK KABUL ETMEZ.
4- SİTEMİZDEN EDİNDİĞİNİZ TÜM BİLGİLERİ MUTLAKA RESMİ KAYNAKLARDAN DA KONTROL EDİNİZ.
5- SİTEMİZDEKİ DİĞER SINAVLAR KISMI SADECE BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. YGS LYS HARİCİNDEKİ SINAVLARLA İLGİLİ SORU SORMAYINIZ.
6- HİÇ BİR KULLANICI SİTEMİZDEKİ BİLGİLERDEN DOLAYI HERHANGİ BİR ZARARA UĞRADIĞI YÖNÜNDE ŞİKAYETTE BULUNAMAZ.
ASLOLAN RESMİ KAYNAKLARDAN ELDE EDİLEN BİLGİLERDİR. BURADA VERİLMİŞ OLAN BAZI PRATİK BİLGİLERİN OLASI YANLIŞLIĞI YA DA GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMASI NEDENİYLE MAĞDUR OLMAMAK İÇİN LÜTFEN RESMİ KAYNAKLARA BAKINIZ.
7- BU SİTEYİ ZİYARET EDEN TÜM ZİYARETÇİLERİ BU UYARILARI OKUMUŞ KABUL ETMEKTEYİZ..

www.ygslyssistemi.com başarılar diler.......

Makale Arşivi

copyrite© ygslyssistemi.com
Her hakkı saklıdır. Yayınlanan makalelerin bir kısmı ya da tamamı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.