Psikoloji Tarihi

İslam Ansiklopedisi A

İslam Ansiklopedisi B

Cemil Meriç

Karen Horney

PDR Notları






 
ANTALYA, BURSA, İSTANBUL VE KONYA'DAKİ ADAYLAR! SINAV KAYGISINDAN KURTULMAK İÇİN PROFESYONEL DESTEK ALABİLİRSİNİZ TIKLAYIN

NEVROZLARIN TEMEL YAPISI
Güncel (gerçek) çatışma ortamı tam bir kaygı nedeni olabilir. Ancak eğer bir kişilik nevrozunda kaygı yaratan bir ortam bu­lursak, bu özgün durumda düşmanlığın neden yükseldiğini ve bastırıldığını açıklamak için, daha önce varolan kaygılan mut­laka hesaba katmak zorundayız. O zaman önceki kaygının bun­dan önce varolan bir düşmanlığın sonucu olduğu ve bunun böyle sürüp gittiğini görürüz. Temel gelişmenin nasıl başladığı­nı anlamak için çocukluğa dönmek zorundayız.1
Bu, çocukluk deneyimleri sorununu ele alacağım birkaç fır­sattan birisi olacak. Çocukluğa psikanalitik literatürde gelenek­sel olandan daha az başvurmamın nedeni, çocukluk deneyimle­rinin, öteki psikanalist yazarların düşündüklerinden daha az ö- nemli olduğunu düşünmem değil, bu kitapta nevrotik kişiliğe yol açan bireysel deneyimlerden çok nevrotik kişiliğin güncel yapısı üzerinde durmamdır.
Çok sayıda nevrotik insanın çocukluk öykülerini incelerken hepsinde de ortak bölenin, farklı bileşenler içinde aşağıdaki özellikleri gösteren bir çevre olduğunu buldum.
Değişmeyen temel düşman, gerçek bir cana yakınlık ve se­vecenlik yokluğudur. Bir çocuk sık sık yaralayıcı (travmatik) olarak değerlendirilen -aniden sütten kesme, ara sıra dövme, cinsel deneyimler gibi- birçok şeye dayanabilir, ancak içten içe sevildiğini ve istendiğini hissettiği sürece. Bir çocuğun, sevginin gerçek olmadığını açıkça hissettiğini ve uydurma göstenlerle aptal yerine konamayacağını söylemeye gerek yok. Ço­cuğun yeterli sıcaklık ve sevecenlik alamamasının ana nedeni, annenin ve babanın kendi nevrozları yüzünden bunu verme ye­tisinden yoksun olmalarında yatmaktadır. Kendi deneyimlerime göre temel içtenlik yokluğu çoğu kez kamufle edilir ve aileler çocuk için en iyisini istediklerini öne sürerler. Eğitim kurumlan ve "ideal" bir annenin aşın vesveseli ya da özverili tutumu, ge­lecekteki derin güvensizlik duygulannm köşe taşım büyük öl­çüde oluşturan bir ortama katkıda bulunan temel etkenlerdir.
Ayrıca, ebeveynler tarafında, çocukta düşmanlık yaratmak­tan başka işe yaramayan çeşitli eylemler ya da tutumlar buluruz: Öteki kardeşlerin yeğlenmesi, haksız azarlamalar, aşırı bir il­giyle küçümseyici reddetme arasındaki önceden kestirilmesi olanaksız değişmeler, yerine getirilmeyen vaatler ve bir o kadar önemlisi, çocuğun ihtiyacına yönelik geçici düşüncesizlikten çoğu kez en mantıklı arzularına ısrarlı bir biçimde engel olma­ya, örneğin arkadaşlıklarını bozmaya, bağımsız düşünme çaba­sını alay konusu etmeye, kendi arayışı içinde sanatsal, atletik ya da mekanik ilgisini yok etmeye dek her türden derece değişmesi gösteren tutumlar. Bütün bunlar, ebeveynlerin amaçlı olmasa bile sonuç açısından çocuğun iradesini kırma anlamına gelen tutumlardır.
Psikanalitik literatürde bir çocuğun düşmanlığını alevlendi­ren etkenler bağlamında temel vurgulama, çocuğun arzularının, özellikle cinsel alandaki arzularının engellenmesi ve kıskançlık üzerinde yoğunlaşmıştır. Çocukluktaki düşmanlığın kısmen kültürün, genelde hazza özelde ister cinsel merakla, mastürbas­yonla, ister diğer çocuklarla oynanan cinsel oyunlarla olsun, çocuk cinselliğine yönelik yasaklayıcı tutumu yüzünden alev­lenmiş olması olasıdır. Ama elbette engelleme isyancı düşman­lığın tek kaynağı değildir. Gözlemler, yetişkinler kadar çocukla­rın da büyük ve çok sayıda yoksunluğu, bunların haklı, doğru, gerekli ya da amaçlı olduğuna inanmaları koşuluyla kabul edi­lebileceklerini her türlü kuşkudan uzak bir biçimde gözler önü­ne sermiştir. Örneğin ebeveyn temizlik konusunda kesin bir baskı uygulamaz ve açık ya da gizli bir acımasızlıkla çocuğu zorlamazlarsa çocuk, temizlik eğitiminden rahatsız olmaz. Bir çocuk, genelde sevildiğinden emin olması ve cezanın haklı ol­duğuna ve onun yaralama ya da küçük düşürme amacıyla ya­pılmadığına inanması koşuluyla, ara sıra yapılan bir cezalan­dırmadan da rahatsız olmayacaktır. Bu tür engellemelerin düş­manlık yaratıp yaratmayacağı sorusunu değerlendirmek zordur, çünkü çocuğu birçok şeyden yoksun bırakan çevrelerde genel­likle diğer kışkırtıcı etkenler de çok sayıda bulunmaktadır. Ö- nemli olan şey engellemelerin kendilerinden çok engelleme tu­tumuna eşlik eden ruhtur.
Bu noktayı vurgulamamın nedeni, engellemenin içerdiği tehlike üzerindeki vurgulamanın, birçok ailenin bu görüşü Freud'un yaptığından daha da ileri götürmesine ve çocuğa zarar verecekleri korkusuyla ona yönelik herhangi bir müdahaleden kaçınmalarına yol açmasıdır.
Elbette kıskançlık ya da yetişkinlerde olduğu kadar çocuk­larda da ürkütücü bir nefret ve düşmanlık kaynağı olabilir. Kar­deşler arasındaki kıskançlığın1 ve annenin ya da babanın kıska­nılmasının nevrotik çocuklarda oynayabileceği role ya da bu tutumun sonraki yaşam üzerinde yaratabileceği kalıcı etkiye kuşku yoktur. Ne var ki bu kıskançlığı yaratan koşullara ilişkin sorular yükselmektedir. Kardeş rekabetinde ve Odipus komp­leksinde gözlenilen kıskançlık tepkileri mutlaka her çocukta mı ortaya çıkmaktadır, yoksa bunları yaratan belli koşullar mı var­dır?
Freud'un Odipus kompleksine ilişkin gözlemleri nevrotik ki­şiler üzerinde yapılmıştır. O bu insanlarda, anne ya da babayla ilgili keskin kıskançlık tepkilerinin, tür açısından korku yarat­maya yetecek kadar yıkıcı ve kişilik oluşumu ve kişisel ilişkiler üzerinde kalıcı ve rahatsız edici etkiler yaratmaya elverişli ol­duklarını ortaya çıkardı. Freud, çağımızın nevrotik insanlarında bu olguyu sık sık gözlemesi nedeniyle bunun evrensel olduğunu öne sürdü. Odipus kompleksinin nevrozun çekirdeği olduğunu kabul etmekle kalmadı, diğer kültürlerdeki karmaşık olguları da bu temelde anlamaya çalıştı.1 Kuşkulu olan genelleştirme işte budur. Bazı kıskançlık tepkileri, kültürümüzde, yakın bir birlik içinde yaşayan diğer her grupta olduğu gibi, aile büyükleri ve çocuklar arasında olduğu kadar kardeşler arasındaki ilişkilerde de kolayca yükselmektedir. Ama yıkıcı ve kalıcı kıskançlık tep­kilerinin -ve Odipus kompleksinden ya da kardeş rekabetin­den söz ederken düşündüğümüz şey de budur- diğer kültürler bir yana, bizim kültürümüzde Freud'un öne sürdüğü kadar yay­gın olduğunu gösterecek hiçbir kanıt yoktur. Bunlar genelde in­san tepkileridir ama bir çocuğun yetiştiği ortam aracılığıyla ya­pay olarak üretilirler.2
Kıskançlığın yaratılmasından hangi etkenlerin sorumlu ol­duğunu daha sonra, nevrotik kıskançlığın genel içeriğini tartı­şırken ayrıntılarıyla ele alacağız. Burada, ılımlı bir içtenlik yokluğunun ve rekabetçilik ruhunun bu sonuca katkıda bulun­duğunu söylemek yeterli. Bunun yanı sıra, tartıştığımız türden bir ortam yaratan nevrotik ebeveynler genellikle yaşamlanndan hoşnut değillerdir, doyurucu coşkusal ya da cinsel ilişkilerden yoksundurlar ve dolayısıyla çocukları kendi sevgilerinin nesne­si yapmaya eğilimlidirler. Kendi sevecenlik ihtiyaçlarını ço­cuklar üzerinde boşaltırlar. Sergiledikleri sevecenlik dışavu­rumları her zaman cinsel bir renk taşımaz ama şu ya da bu öl­çüde yüksek bir coşkusal yükle yüklenmiştir. Çocuğun ebevey­niyle olan ilişkilerindeki cinsel alt-akımların potansiyel bir ra­hatsızlığa yol açabilecek kadar güçlü olabileceğinden oldukça kuşkuluyum. Şöyle ya da böyle terör ve duyarlılıkla çocuğu, Freud tarafından tanımlanan sahip olma hırsı ve kıskançlığın olanca belirtileriyle bu tutkulu bağlılıklara sürükleyenlerin nevrotik ebeveynler olmadığı tek bir olay bilmiyorum.
Aileye ya da ailenin bir üyesine yönelik bir zıtlaşmanın ço­cuğun gelişimi için bir talihsizlik olduğuna inanmaya alışmışız. Eğer çocuk nevrotik aile büyüklerinin eylemlerine karşı savaş­mak zorundaysa bu elbette talihsizliktir. Ne var ki zıtlaşma için geçerli nedenler varsa, çocuğun kişilik oluşumuna yönelik teh­like, karşı çıkma duygusu ya da bunun dile getirilmesinden çok bastırılmasında yatmaktadır. Eleştirinin, karşı çıkmanın ya da suçlamanın bastırılmasından kaynaklanan çeşitli tehlikeler var­dır ve bunlardan birisi, çocuğun bütün suçu kendi üstüne alma­ya ve sevgiye layık olmadığı duygusuna kapılmaya eğilimli ol­masıdır; bu durumun sonuçlarını daha sonra tartışacağız. Bizi burada ilgilendiren tehlike, bastırılan düşmanlığın kaygı yarata­bilmesi ve tartıştığımız gelişmeyi başlatmasıdır.
Böyle bir atmosferde yetişen bir çocuğun düşmanlığını bas­tırmasının, değişik ölçülerde ve kombinasyonlarda etkili olan çeşitli nedenleri vardır: Çaresizlik, korku, sevgi ya da suçluluk duygulan.
Bir çocuğun çaresizliği çoğu kez sadece biyolojik bir olay olarak değerlendirilir. Çocuğun gerçekten de uzun yıllar boyun­ca ihtiyaçlarının doyurulması için çevresine bağımlı olmasına karşın -daha az fiziksel güce ve yetişkinlerden daha az dene­yime sahip olması nedeniyle- yine de sorunun biyolojik yanı­na çok fazla önem verilmektedir. Yaşamın ilk iki ya da üç yı­lından sonra, ağır barsan biyolojik bağımlılıktan, çocuğun ruhsal ve zihinsel yaşamını da içine alan bir tür bağımsızlığa yönelik kesin bir dönüm noktası ortaya çıkar. Çocuk ilk olgunluk dö­nemine ulaşıncaya ve kendi yaşamını kendi ellerine alabilecek bir duruma gelinceye kadar bu bağımlılık sürer. Yine de ço­cukların ailelerine bağımlı kalma derecelerinde büyük bireysel farklılıklar vardır. Bu bütünüyle ailelerin çocuklarının eğiti­miyle neye ulaşmaya çalıştıklarına bağlıdır: Yani, eğilimin bir çocuğu güçlü, cesur, bağımsız, her türlü durumla başa çıkabile­cek bir insan yapmak mı, yoksa çocuğa kol kanat germek, onu boyun eğmeci yapmak, yaşamı savsaklamasını sağlamak ya da kısaca onu yirmi yaşına kadar ya da daha uzun bir süre için ço- cuksulaştırmak, çocuk kalmasını sağlamak mı olduğuna bağlı­dır. Elverişsiz koşullar altında yetişen çocuklardaki çaresizlik, genellikle yıldırma, çocuğu şımartma ya da onu coşkusal bir bağımlılık içinde tutma yoluyla yapay olarak pekiştirilir. Çocuk ne kadar çaresiz bırakılırsa, zıtlaşma (karşı koyma) duymaya ya da bunu dile getirmeye de o denli az cesaret edecek ve böyle bir zıtlaşma da o denli gecikecektir. Bu durumda altta yatan duygu -ya da parola diyebileceğimiz şey- şudur: Düşmanlığımı bastırmak zorundayım, çünkü sana ihtiyacım var.
Tehditler, yasaklamalar ve cezalandırmalar ve çocuğun tanık olduğu öfke patlamaları ya da şirret sahneleri doğrudan doğruya korku yaratabilir; korku, ayrıca yaşamın büyük tehlikeleriyle - mikroplar, sokaktaki arabalar, yabancılar, görgüsüz çocuklar, ağaçlara tırmanma- çocuğu etkilemek gibi, dolaylı göz kor­kutmalar yoluyla da yaratılabilir. Çocuk ne kadar tedirgin kılı­nırsa, düşmanlık göstermeye, hatta bunu hissetmeye bile o ka­dar az cesaret edecektir. Burada parola şudur: Düşmanlığımı bastırmak zorundayım, çünkü senden korkuyorum.
Düşmanlığın bastırılmasının bir başka nedeni sevgi olabilir. Gerçek sevecenliğin bulunmadığı bir yerde ailelerin çocuğu ne kadar çok sevdikleri ve onun için kanlarının son damlasına ka­dar nasıl özveride bulunacakları konusu üzerinde çoğu kez bü­yük bir sözel vurgulama bulunur. Bir çocuk, özellikle eğer baş­ka türlü yıldırılmışsa, sevgi yerine konan bu şeye dört elle san- labilir ve söz dinler olmanın bedeli olan bu armağanı yitirme düşüncesiyle asi olmaktan korkar. Bu tür durumlardaki parola şudur: Sevgiyi yitirmekten korktuğum için düşmanlığımı bas­tırmak zorundayım.
Bu noktaya kadar bir çocuğun, düşmanlığının dile getirilme­sinin ailesiyle olan ilişkilerini yıkacağından korktuğu için, aile­sine yönelik düşmanlığını bastırdığı koşulları tartıştık. Çocuk, bu güçlü devlerin kendisini terk edecekleri, güvence verici ih­sanlarını geri çekecekleri ya da kendisine düşman kesilecekleri korkusu tarafından güdülendirilir. Buna ek olarak, bizim kültü­rümüzde bir çocuğun genellikle, herhangi bir düşmanlık ya da zıtlaşma duygusu ya da bunların dile getirilmesi durumunda suçluluk duymasına yol açılır; yani, aile büyüklerine karşı içer­leme duyar ya da dile getirirse ya da onların koyduğu kuralları çiğnerse, kendisini kendi gözünde değersiz ya da aşağılık ola­rak hissetmesi sağlanır. Suçluluk duygularının bu iki nedeni yakın bir ilişki içindedir. Bir çocuk yasak ülkeye izinsiz girmesi konusunda suçluluk duygularına ne kadar çok gömülürse, aile büyüklerine karşı nispetçi ya da suçlayıcı bir duygu beslemeye de o kadar az cesaret edecektir.
Bizim kültürümüzde, suçluluk duygularının en çok kamçı­landığı alan cinsel alandır. Yasaklamalar ister duyulur bir ses­sizlikle dile getirilsin, ister açık tehditlerle veya cezayla, bir ço­cuk sık sık, sadece cinsel merakın ve etkinliklerin yasak oldu­ğuna değil, aynca bunlara kendini kaptırdığı takdirde pis ve aşağılık olacağına da inanmaya başlar. Eğer anneyle ya da ba­bayla ilgili cinsel fanteziler ya da arzular varsa, bunlar da ge­nelde cinselliğe yönelik yasaklayıcı tutumun sonucu olarak dışavurulmadan kalmalarına karşın, çocuğun suçluluk duyma­sına yol açabilir. Bu durumda parola şudur: Düşmanlığımı bas­tırmak zorundayım, çünkü eğer düşmanlık hissedersem kötü bir çocuk olurum.
Anılan etkenlerden herhangi birisi, değişik kombinasyonlar içinde, çocuğun düşmanlığını bastırmasına ve sonuçta kaygının üretilmesine yol açabilir.
Ama her çocukluk kaygısı zorunlu olarak sonuçta bir nevro­za mı yol açar? Bilgimiz, bu soruya yeterli bir yanıt verecek ka­dar ilerlememiştir. Ben, çocukluk kaygısının bir nevrozun ge­lişmesi için gerekli bir etken olduğuna, ama yeterli bir neden olmadığına inanıyorum. Erken yaştaki bir çevre değişikliği ya da herhangi türden karşı etkinlik gösteren etkiler gibi elverişli şartlar belli bir nevrotik gelişmeyi engelleyebilir gibi gözük­mektedir. Ne var ki sık sık olduğu gibi, yaşam koşulları kaygıyı dindirecek türden değilse, bu kaygı hem varlığını koruyacak hem de -daha sonra da göreceğimiz gibi- yavaş yavaş mut­laka artacak ve bir nevrozu oluşturan bütün süreçleri devreye sokacaktır.
Çocukluk kaygısının sonraki gelişmesini etkileyebilecek et­kenler arasından bir tanesini özellikle ele almak istiyorum. Düşmanlık tepkisinin ve kaygının çocuğu buna zorlayan çevre­lerle mi sınırlı olduğu, yoksa gelişerek genelde insanlara yönelik bir düşmanlık ve kaygı tutumuna mı dönüştüğü büyük bir fark yaratır.
Eğer çocuk, örneğin sevgi dolu bir büyükanne, anlayışı bir öğretmen, birkaç iyi arkadaş bulacak kadar şanslıysa, onlarla yaşadığı deneyim onu insanlardan sadece kötü şeyler bekle­mekten alıkoyabilir. Ama aile içindeki deneyimi ne kadar çetin­se, çocuk da sadece ailesine ve diğer çocuklara yönelik bir kin ve nefret tepkisi değil, ayrıca herkese karşı kuşkucu ya da nispetçi bir tutum geliştirmeye de o kadar çok yatkın olacaktır. Bir çocuk ne kadar çok yalıtılır ve kendine ait deneyimler edin­mekten alı konursa, bu tür bir gelişme de o kadar çok beslenmiş olacaktır. Ve son olarak, bir çocuk kendi ailesine karşı duyduğu kini, örneğin onlann tutumlarına uyarak ne kadar çok gizlerse, kaygısını da dış dünyaya o kadar çok yansıtacak ve böylece "dünyanın" genelde tehlikeli ve ürkütücü olduğuna inanacaktır.
"Dünya"ya ilişkin genel kaygı da ayrıca düzenli olarak arta­bilir ya da gelişebilir. Tanımlanan türden bir atmosferde yetişen çocuk, diğer insanlarla olan ilişkilerinde onlar kadar girişken ya da kavgacı olmaya cesaret edemeyecektir. İsteniyor olmanın mutluluk verici eminliğini yitirmiş olacak ve zararsız bir takıl­mayı bile acımasız bir reddedilme olarak değerlendirecektir. Diğer insanlardan daha kolay yaralanıp kırılacak ve kendini sa­vunma yetisi daha cılız olacaktır.
Değindiğim ya da benzer etkenlerin beslediği ya da yarattığı durum, sinsice bir yoldan artan, her yönde yayılan ve düşmanca bir dünyada yalnız ve çaresiz olma anlamına gelen bir duygu­dur. Bireysel kışkırtmalara gösterilen bireysel tepkiler bir kişi­lik tutumu içinde kristalleşir. Bu tutum bu şekliyle bir nevroz yaratmaz ama yaşamın herhangi bir döneminde gelişebilecek bir nevrozun besleyici toprağını oluşturur. Bu tutumun nevroz­larda oynadığı temel rol nedeniyle buna özel bir ad verdim: Temel kaygı; bu kaygı, temel bir düşmanlıkla kopmaz bir bi­çimde iç içe geçmiştir.
İnsan, psikanalizde her türden farklı bireysel kaygı türleri ü- zerinde çalışırken, insanlarla olan bütün ilişkilerin altında temel kaygının yattığı gerçeğini yavaş yavaş kavramaya başlar. Birey­sel kaygılar güncel nedenlerle uyarılabilirken, temel kaygı, güncel ortamda hiçbir özgün uyarıcı etken olmasa bile varlığım sürdürür: Eğer nevrotik tablonun tamamını bir ülkedeki politik huzursuzlukla karşılaştırmış olsaydık, temel kaygı ve temel düşmanlık, yönetim biçimine yönelik gizli hoşnutsuzluğa ve protestolara benzeyecekti. Yüzey dışavurumları her iki durum­da da bulunmayabilir ya da kılık değiştirmiş bir şekilde ortaya çıkabilir. Devlette bunlar ayaklanmalar, grevler, toplantılar, gösteriler olarak ortaya çıkabilir; ruhsal alanda da kaygı biçim­leri her türden belirtileriyle kendilerini dışavurabilir. Özgün kışkırtma ne olursa olsun, kaygının dışavurumları ortak bir geri cepheden kaynaklanır.
Basit durum nevrozlarında temel kaygı bulunmaz. Bunlar, kişisel ilişkileri bozulmayan bireylerin güncel çatışma ortamla­rına gösterdikleri nevrotik tepkiler tarafından yaratılır. Aşağı­daki olay, psikoterapi uygulamasında sık sık rastlanan bir olaya ilişkin bir örnek olarak işe yarayabilir.
Kırk beş yaşlarında bir hanım, geceleri derin soluklanma eş­liğindeki kalp çarpıntısından ve kaygı durumundan şikayetçiy­di. Organik bir bulguya rastlanmamıştı ve her şey onun sağlıklı bir insan olduğunu gösteriyordu. İnsanda cana yakın ve dürüst bir kadın izlenimi bırakıyordu. Yirmi yıl önce, kendisinden çok ortamdan kaynaklanan nedenlerden ötürü kendisinden yirmi beş yaş büyük bir erkekle evlenmişti. Onunla çok mutlu olmuş, cin­sel açıdan doyurucu bir yaşam sürmüş ve istisna derecesinde iyi gelişen üç çocuk sahibi olmuştu. Gayretli ve ev işlerinde başa­rılıydı. Son beş altı yıl içinde kocası bir ölçüde huysuzlaşmış ve cinsel gücü azalmıştı, ancak kadın herhangi bir nevrotik tepki göstermeksizin bu duruma katlanmıştı. Sorun, yedi ay önce kendi yaşındaki hoş, evlenilebilir bir erkek ona özel ilgi gös­termeye başladığı zaman uç vermişti. Olay, yaşlanan kocasına karşı bir içerleme geliştirmesi ama tümel zihinsel ve toplumsal geçmişi ve temelde iyi olan evlilik ilişkileri açısından çok güçlü olan nedenlerden ötürü bu içerleme duygusunu bütünüyle bas- tırmasıydı. Birkaç görüşme içinde küçük bir yardımla çatışma ortamıyla etraflıca yüz yüze gelebilmiş ve böylece kendini kay­gıdan kurtarmıştı.
Hiçbir şey, temel kaygının önemini; kişilik nevrozu olayla­rındaki bireysel tepkilerle, az önce anılan türden basit durum
nevrozları grubuna giren olaylardaki bireysel tepkiler arasında yapılacak bir karşılaştırma kadar iyi açıklayamaz. Basit durum nevrozları, anlaşılır nedenlerden ötürü bir çatışma ortamını bi­linçli olarak çözemeyen, yani, çatışmanın varlığıyla ve yapısıyla yüz yüze gelemeyen ve bu nedenle açık bir karar veremeyen sağlıklı insanlarda görülür. İki nevroz türü arasındaki belirgin farklılıklardan birisi, durum nevrozundaki terapi sonuçlarındaki büyük kolaylıktır. Kişilik nevrozlarında terapi büyük zorluklar altında ilerlemek zorundadır ve sonuç olarak uzun bir dönemi, bazen hastanın iyileşmeyi beklememesine yol açacak kadar u- zun bir dönemi kapsar ama durum nevrozu oldukça kolay çö­zülür. Ortama ilişkin anlayışlı bir tartışma çoğu kez hem semptomatik hem de nedensel bir terapi olur. Diğer olaylarda nedensel terapi, çevre değişikliğiyle zorluğun giderilmesini kapsar.1
Bu nedenle durum nevrozlarında çatışma ortamıyla nevrotik tepki arasında uygun bir ilişki bulunduğu izlenimi ediniriz, bu­na karşın kişilik nevrozlarında bu ilişki yok gibidir. Daha sonra ayrıntılarıyla göstereceğimiz gibi, varolan temel kaygı nede­niyle en küçük bir kışkırtma bile kişilik nevrozlarında en yoğun tepkiye yol açabilir.
Kaygının açık biçimlerinin ya da buna karşı oluşturulan ko­rumanın sınırlarının sonsuz olmasına ve bireyden bireye farklı­lık göstermesine karşın, temel kaygı her yerde az ya da çok ay­nıdır ve ancak boyutlarında ve yoğunluğunda değişiklik görü­lür. Temel kaygı kabaca, kullanmaya, aldatmaya, saldırmaya, küçük düşürmeye, ele vermeye, ihanete, kıskanmaya hazır bir dünyada küçük, önemsiz, çaresiz, terk edilmiş, tehlikeye so­kulmuş olma duygusudur. Bir bayan hastam kendiliğindenlikle çizdiği bir resimde bu duyguyu dile getirmişti: Hastam, resmin orta yerinde minik, çaresiz, çıplak bir bebek olarak oturuyordu ve çevresi, ona saldırmaya hazır her türden tehlikeli insan ve hayvan canavarlarla doluydu.
Psikozlarda böyle bir kaygının varlığına ilişkin oldukça yük­sek bir farkında (bilincinde) olma düzeyine sık sık rastlanır; paranoid hastalarda bu kaygı belli bir ya da birkaç insanla sı­nırlıdır; şizofrenik hastalarda çevrelerindeki dünyanın potansi­yel düşmanlığına ilişkin çoğu kez keskin bir farkında olma var­dır, o kadar ki kendilerine gösterilen bir inceliği bile potansiyel düşmanlığı anıştırıyor olarak değerlendirmeye yatkındırlar.
Ne var ki nevrozlarda, temel kaygının ya da temel düşman­lığın varlığına ilişkin, en azından bunun yaşamın tamamı için taşıdığı ağırlığa ve öneme ilişkin bir farkına varmaya pek rast­lanmaz. Bir rüyasında kendini, ezilmemek için bir deliğe giz­lenmek zorunda olan bir fare olarak gören -ve böylece, ya­şamda nasıl hareket ettiğine ilişkin kesinlikle doğru bir tablo çizen- bir bayan hastam, gerçekte herkesten korktuğu konu­sundaki en küçük bir görüşe bile sahip değildi ve kaygının ne olduğunu bilmediğini söylemişti. Herkese yönelik temel bir gü­vensizlik, insanların genelde hoş oldukları yolundaki yüzeysel bir inançla gizlenebilir ve bu da başkalarıyla yüzeyde iyi olan ilişkilerle aynı anda var olabilir; herkese yönelik varolan derin bir aşağılama, bir hayran olmaya hazır olma tutumuyla örtbas edilebilir.
İnsanlarla ilgili olmasına karşın temel kaygı, kişisel yapısın­dan anndırılabilir ve gök gürültüleri, politik olaylar, mikroplar, kazalar, konserve yiyecekler yüzünden sağlığın tehlikede olma­sı duygusuna, ya da kader kurbanı olma duygusuna dönüştürü­lebilir. Deneyimli gözlemci için bu tutumların temelini kavra­mak zor değildir, ancak nevrotik kişinin kendisinin kaygısının gerçekte mikroplarla, vb. şeylerle ilgisi olmadığını, insanlara yönelik kızgınlığının güncel bir kışkırtmaya yönelik yerinde ve haklı bir tepki olmadığını ya da sadece böyle olmadığını ama kendisinin başkalarına karşı temelde düşman olduğunu ve kim­seye güvenmediğini kavraması için her zaman yoğun bir psikanalitik çalışma gerekir.
Temel kaygının nevrotik birey için taşıdığı sonuçlan tartış­madan önce, birçok okurun kafasını kurcalayabilecek bir soru­nu tartışmak zorundayız. İnsanlara yönelik temel kaygı ve düş­manlıktan oluşan ve nevrozların asal bir bileşeni olarak tanım­lanan bu durum, belki de daha az ölçülerde olmasına karşın he­pimizin gizliden gizliye sahip olduğumuz '"normal" bir tutum değil midir? Bu soru ele alınırken iki bakış açısının birbirinden ayrılması gerekmektedir.
Eğer "normal" terimi genel bir insan tutumu anlamında kul­lanılırsa, temel kaygının gerçekten de Alman felsefe ve dininde geçen Angst der Kreatur (Alm. "Varlık Kaygısı", Ç.N.) terimle­riyle tanımlanan şeyin normal bir sonucu olduğu söylenebilir. Bu deyimin dile getirdiği şey, bizden daha güçlü olan, örneğin ölüm, hastalık, yaşlılık doğal afetler, politik olaylar, kazalar gi­bi güçler karşısında gerçekten de çaresiz olduğumuzdur. Bunu ilk kez çocukluğun çaresizliğinde tanırız ama bu bilgi içimizde bütün yaşam boyunca kalır. Keratur'un (varlığın) bu kaygısıyla temel kaygı arasında daha büyük güçlere yönelik çaresizlik öğesi ortaktır, ancak ilki, bu güçlerin tarafındaki bir düşmanlığı ima etmez.
Ama eğer "normal" terimi kültürümüz için normal olan şey anlamında kullanılırsa, ancak şu kadarı söylenebilir: Yaşamı fazla koruma altına alınmamış olması koşuluyla genel olarak deneyim, kültürümüzdeki bir insanın, olgunlaştıkça insanlara karşı daha dikkatli, onlara güvenme konusunda daha sakınımlı olmasına, insanların eylemlerinin çoğu kez dürüst ve içten ol­madığı, ancak döneklik ve çıkarcılık tarafından belirlendiği gerçeğini daha iyi tanımasına yol açacaktır. Eğer dürüst bir in­sansa buna kendini de katacaktır; eğer değilse bunun tamamım başkalarında daha net olarak görecektir. Kısaca temel kaygıya açıkça akrabalık gösteren bir tutum geliştirecektir. Ne var ki a­rada şu farklılıklar vardır: Sağlıklı olgun birey bu insan özürleri karşısında çaresizlik duymaz, temel nevrotik tutumda bulunan kişi ya da bir gerçek dostluk besleme ve bazı insanlara güven­me yetisini korur. Belki de aradaki farkın nedeni sağlıklı insa­nın, elverişsiz deneyimlerin çoğunu bunlar arasında bütünleş­tirme yapabileceği bir dönemde yaşaması, buna karşın nevrotik bireyin bunları, denetleyemediği ve çaresizliğinin bir sonucu olarak bunlara kaygıyla tepki gösterdiği bir dönemde yaşamış olması gerçeğidir.
Temel kaygı, kişinin kendine ve başkalarına yönelik tutu­muna ilişkin belli sonuçlara sahiptir. Bu, özün yapısal zayıflığı duygusuyla baş gösterdiği zaman dayanılması çok daha zor o- lan bir coşkusal yalıtım anlamına gelir. Bu özgüven temelinin zayıflaması anlamına gelir. Bu, başkalarına güvenme arzusuyla, onlara yönelik derin güvensizlik ve düşmanlık nedeniyle bunu yapmanın olanaksızlığı arasındaki potansiyel bir çatışmanın to­humlarını taşır. Bu, yapısal zayıflık nedeniyle kişinin, bütün so­rumluluğunu başkalarına yüklemeye, korunmaya ve ilgi görme­ye duyduğu bir arzu anlamına gelir, buna karşın temel düşman­lık nedeniyle bu arzuyu gerçekleştiremeyecek kadar çok fazla güvensizlik vardır. Ve bunun değişmez sonucu, kişinin enerji­sinin çoğunu güvence kazanmaya yatırmak zorunda kalmasıdır.
Kaygı ne kadar dayanılmazsa, koruyucu araçlar da o kadar gelişmiş olması gerekir. Kültürümüzde, bir insanın kaygıya kar­şı kendini korumaya çalıştığı dört ana yol vardır: Sevecenlik boyun eğme, güç, insanlardan uzaklaşma.
İlk olarak, herhangi türden bir sevecenlik kazanmak, kaygı­ya karşı güçlü bir konum aracı olarak iş görebilir. Parola şudur: Eğer beni seversen, beni kırmazsın.
İkinci yol olan boyun eğme, belli kişilerle ya da kurumlarla ilgili olup olmamasına göre kabaca alt bölümlere aynlabilir. Örneğin standarize edilen geleneksel görüşlere, bir dinin ge­reklerine ya da güçlü bir insanın isteklerine boyun eğme edi­minde, bu tür bir odaklaşma vardır. Bu kurallara boyun eğmek ya da bu isteklere uymak davranışın tamamı için belirleyici gü­dü olacaktır. Bu tutum, "iyi"nin anlattığı şeyin uyulan isteklere ya da kurallara bağlı olarak değişmesine karşın, "iyi" olmak zo­runda olma biçimini alabilir.
Uysallık (boyun eğmecilik) tutumu herhangi bir kurum ya da kişiye bağlanmadığı zaman, bütün insanların potansiyel ar­zularına uyma ve içerleme uyandırabilecek her şeyden kaçınma eşliğindeki çok daha genelleşmiş bir uysallık biçimini alır. Bu tür olaylarda birey kendi isteklerinin tamamını bastırır, başkala­rına yönelik eleştirel tutumunu bastırır, kendini savunmaksızın başkalarının kendisinden yararlanmalarına göz yummaya he­vesli ve başkalarına aynm gözetmeksizin yardımcı olmaya hazır olur. Bazen insanlar eylemlerinin altında yatan şeyin kaygı ol­duğunun farkında olurlar, ancak genellikle bu gerçeğin hiç de farkında değillerdir ve ısrarla, kendi arzularından vazgeçmele­rine yol açacak kadar ileri giden bir özgecilik ya da özveri ide­ali nedeniyle böyle hareket ettiklerine inanırlar. Boyun eğmeci- liğin genel ve özel biçimlerinin ikisinde de parola şudur: Eğer teslim olursam, kimse beni yaralamaz.
Boyun eğme tutumu ayrıca sevecenlik yoluyla güvence ka­zanma amacına da hizmet edebilir. Eğer bir insan için sevecen­lik, yaşamdaki güvenlik duygusu buna dayanacak kadar önem­liyse, buna karşılık olarak her türlü bedeli ödemeye hazır ola­caktır ve temelde bu, başkalarının arzularına boyun eğmek an­lamına gelir. Ne var ki birey herhangi bir sevecenlik duygusuna inanma yetisinden çoğu kez yoksundur ve bu durumda uysallık tutumu sevecenlik kazanmaya değil, korunma kazanmaya yö­neltilir. Sadece katı boyun eğmecilikle kendini güvende hisse­debilen insanlar vardır. Bu insanlardaki kaygı öylesine büyük ve sevecenliğe olan inançsızlıklan öylesine derindir ki, seve­cenlik olasılığı kesinlikle söz konusu olamaz.
Temel kaygıya karşı korunma girişimlerinin üçüncüsü güç kazanmaktır: Gerçek ya da başarı veya mal mülk edinme, ya da beğeni, veya zihinsel üstünlük kazanarak güvenliğe ulaşma ça­bası. Bu koruma girişiminin parolası şudur: eğer güçlü olursam kimse beni yaralayamaz.
Dördüncü korunma aracı insanlardan uzaklaşmaktır. Önceki koruyucu araç gruplan, dünyadan hoşnut kalma, dünyayla şu ya da bu yolla başa çıkma arzusu gibi ortak bir özelliğe sahiptir. Ancak yaşamdan çekilme yoluyla da korunma bulunabilir. Bu, başını alıp bir çöle gitmek ya da tam bir inzivaya çekilmek an­lamına gelmez; bu, kişinin dış ya da iç ihtiyaçlarını etkileyen insanlara karşı bağımsızlık kazanması anlamına gelir. Dış ihti­yaçlar bağlamında bağımsızlığa, örneğin mal mülk edinme yo­luyla da ulaşılabilir. Buradaki mal mülk edinme güdülenimi, güç ya da nüfuz kazanmaya yönelik güdülenimden bütünüyle farklıdır ve elde edilen mal mülkten yararlanma yolu da benzer bir fa'rklılık gösterir. Servetin bağımsızlık uğruna biriktirildiği yerde genellikle bu servetten zevk almaya engel olacak kadar fazla kaygı vardır ve sahip olunan şeyler bir cimrilik tutumuyla korunur, çünkü tek amaç, her olasılığa karşı tetikte hazır ol­maktır. Dışsal açıdan başkalarından bağımsız olmaya ilişkin aynı amaca hizmet eden bir başka yol da, kişinin kendi ihtiyaç­larını en alt düzeyle sınırlamasıdır.
İçsel ihtiyaçlar bağlamında bağımsızlık, örneğin coşkusal a- çıdan insanlardan uzaklaşma girişimiyle elde edilebilir, böylece hiçbir şey kişiyi yaralamayacak ya da hayal kırıklığına uğrata- mayacaktır. Bu, kişinin kendi coşkusal ihtiyaçlannı boğazlama­sı demektir. Böyle bir yalıtımın bir dışavurumu, sık sık ente­lektüel çevrelerde görülen kendi de dahil olmak üzere hiçbir şeyi ciddiye almama tutumudur. Kişinin kendi varlığını ciddiye almaması, kendini önemsiz saymasıyla karıştırılmamalıdır. As­lında bu tutumlar karşılıklı olarak çelişik olabilirler.
Bu insanlardan uzaklaşma yöntemlerinin her ikisi de kişinin kendi arzulanndan vazgeçmesini içerdiği sürece, boyun eğme veya uysallık yöntemleriyle bir benzerliği vardır. Ama sonuncu grupta vazgeçme, kendini güvende hissetmek için "iyi" olmanın ya da başkalarının arzularına boyun eğmenin hizmetindeyken, ilk grupta "iyi" olma düşüncesi hiçbir rol oynamaz ve vazgeç­menin amacı başkaları karşısında bağımsızlığa ulaşmaktır. Bu­radaki parola şudur: Eğer uzak durursam hiçbir şey beni yarala- yamaz.
Temel kaygıya karşı korunmayı amaçlayan bu farklı giri­şimlerin nevrozlarda oynadığı rolü değerlendirmek için, bunla­rın potansiyel yoğunluğunu kavramak gerekir. Bunları güdü­lendiren şey haz ya da mutluluğa yönelik bir arzuyu doyurma değil, güvence kazanma ihtiyacıdır. Ne var ki bu, bunların şu ya da bu açıdan içgüdüsel itkilerden daha az güçlü ya da daha az vazgeçilmez olduğu anlamına gelmez. Deneyim, örneğin bir hırs arayışının etkisinin, cinsel bir dürtüye eşit bir güçte, hatta daha büyük bir güce bile sahip olabileceğini göstermiştir.
Tek başına ya da temel olarak izlenen bu dört yoldan her­hangi birisi, yaşanılan ortam bunun izlenmesine çatışmalar ya­ratmaksızın olanak verirse -böylesine tek yanlı bir arayışın genellikle bir bütün olarak kişilikteki bir zayıflamaya yol açma­sına karşın- istenilen güvenceye ulaşma konusunda etkili ola­bilir. Örneğin, bir kadından kocasına ya da ailesine boyun eğ­mesini ve geleneksel yapılara uymasını bekleyen bir kültürde yaşayan bir kadın, boyun eğme yolunu izleyerek huzur ve bü­yük oranlarda ikincil doyum bulabilir. Düzen amansız bir güç ve servet arayışı geliştiren bir monarşi olduğu takdirde, sonuç yine güvence ve başarılı bir yaşam olabilir. Ne var ki, aslına bakılırsa bir amacın doğrudan doğruya izlenmesi sık sık kendi amacını başarısızlığa uğratacaktır, çünkü devreye giren istekler öylesine aşın veya öylesine düşüncesiz bir yapıdadır ki, çev­reyle çatışmalar içerir. Çoğu kez altta yatan büyük bir kaygıya karşı güvenceye ulaşmak için tek bir yol değil, birbiriyle uz­laşmaz olan birkaç yol birden izlenir. Bu nedenle nevrotik kişi kaçınılmaz olarak , hem herkes tarafından sevilmeyi istemeye, başkalarına boyun eğmeye ve kendi iradesini onlar üzerinde uygulamaya, insanlardan uzaklaşmaya ve onların sevecenliğini özlemeye itilebilir. Çoğu kez nevrozun dinamik merkezini o- luşturan şeyler, işte bu açıkça çözümsüz olan çatışmalardır.
Birbirleriyle en çok çatışan iki girişim, sevecenlik arayışıyla güç arayışıdır. Bu nedenle bunu izleyen bölümlerde bunları da­ha ayrıntılı olarak tartışacağız.
Tanımladığım nevrozların yapısı, kural olarak, Freud'un nevrozların temelde içgüdüsel itkilerle toplumsal istekler ya da bunların "süperego" içindeki temsilcileri arasındaki bir çatış­manın sonucu olduğu yolundaki teorisiyle çelişmemektedir. A- ma bireysel arayışlarla toplumsal baskı arasındaki çatışmanın her nevroz için vazgeçilmez bir koşul olduğu konusunda onunla hemfikir olmama karşın, bunun yeterli bir koşul olduğuna i- nanmıyorum. Bireysel arzularla toplumsal gereklilikler arasın­daki çatışma mutlaka nevroz yaratmaz, ancak pekâlâ yaşamda gerçek kısıtlamalara, yani arzuların basit bir yoldan baskı altına alınmasına ya da bastırılmasına, en genel terimlerle gerçek acı çekmeye yol açabilir. Ancak ve ancak bu çatışma kaygı yaratır­sa bu kaygıyı dindirme girişimleri karşılık olarak, eşdeğerde vazgeçilmez olmalanna karşın birbiriyle uzlaşmaz olan savun­ma amaçlı eğilimlere yol açarsa, işte o zaman bir nevroz yara­tılmış olur.
Karen HORNEY- Çağımızın Nevrotik Kişiliği

 
1- BU SİTE TAMAMEN BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR VE BİLGİLERİN GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMA İHTİMALİ VARDIR.
2- BU SİTE RESMİ BİR SİTE DEĞİL, KİŞİSEL BİR SİTEDİR.
3- YANLIŞLIKLA DA OLSA VERİLEBİLECEK HATALI BİLGİLER DOLAYISIYLA www.ygslyssistemi.com YÖNETİMİ HİÇ BİR SORUMLULUK KABUL ETMEZ.
4- SİTEMİZDEN EDİNDİĞİNİZ TÜM BİLGİLERİ MUTLAKA RESMİ KAYNAKLARDAN DA KONTROL EDİNİZ.
5- SİTEMİZDEKİ DİĞER SINAVLAR KISMI SADECE BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. YGS LYS HARİCİNDEKİ SINAVLARLA İLGİLİ SORU SORMAYINIZ.
6- HİÇ BİR KULLANICI SİTEMİZDEKİ BİLGİLERDEN DOLAYI HERHANGİ BİR ZARARA UĞRADIĞI YÖNÜNDE ŞİKAYETTE BULUNAMAZ.
ASLOLAN RESMİ KAYNAKLARDAN ELDE EDİLEN BİLGİLERDİR. BURADA VERİLMİŞ OLAN BAZI PRATİK BİLGİLERİN OLASI YANLIŞLIĞI YA DA GÜNCELLİĞİNİ YİTİRMİŞ OLMASI NEDENİYLE MAĞDUR OLMAMAK İÇİN LÜTFEN RESMİ KAYNAKLARA BAKINIZ.
7- BU SİTEYİ ZİYARET EDEN TÜM ZİYARETÇİLERİ BU UYARILARI OKUMUŞ KABUL ETMEKTEYİZ..

www.ygslyssistemi.com başarılar diler.......

Makale Arşivi

copyrite© ygslyssistemi.com
Her hakkı saklıdır. Yayınlanan makalelerin bir kısmı ya da tamamı kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.